“Karakterler serçe parmaklarından tutuşmuş da metaforik bir halaya durmuş gibi..” demişti bir arkadaşım. Okuyunca ne kadar nefis bir benzetme yaptığını anladım. Başı çekenin, mendili tutanın, Deliler Evi’nin kendisi olduğunu da.
Öncelikle, bu halayın bu kadar hızlı akacağını tahmin etmemiştim. Bir oturuşta 80 sayfayı okuyup kafamı kitaptan kaldırdığımda, zihnime onlarca insanın hikayesi hücum etmişti çoktan. Oraya kadar nasıl sürüklendiğimi öyle anlamamıştım ki, aralarından biri beni durdurup evladım sen burada ne yapıyorsun dese, vallahi bilmiyorum derdim, ben en son Ülkü Bey’in sallanan kürsüsüne bakıyordum.
Her ne kadar her şey Karadeniz’in küçük bir kentinde başlayıp bitse de, 400’den fazla karakterin ucu ucuna dikilmiş hikayeleri haritada geniş bir alana yayılıyor. Hariciye Nazırı Kasım Paşa’ya bakmak için bir koşu Budapeşte’ye, Kulaksız Ziya’nın köklerine eğilmek için bir koşu Kafkaslar’a gidip geliyoruz. Ülke sınırlarını aştığımız gibi zaman sınırlarını da aşıyoruz. Bir ayağımız bugünde beklerken bir anda birinin geçmişinden günah devşirmeye koşuyoruz, bir anda 19. yy da bir ölüme tanık ediliyoruz.
Karakterlerin, zamanın ve mekanın bu kadar değişken olması kitabı ara vermeden, dikkatle okumayı gerekli kılıyor. Ki zaten, elinizden bırakabileceğiniz bir kitap olmadığı için, fazladan bir şey yapmanıza da gerek kalmıyor. Kıymetinizi biliyor, üstüne eğildiğiniz zamanı size kat be kat karşılığıyla veriyor kitap.
Bu kitabın en etkileyici yanı, Ayfer Tunç’un yaratığı, kısa kısa anlatıp geçtiği tüm karakterlere can üflemiş olması. Nasıl da gerçekler. Nasıl da her yerdeler. Bu insanların kurgunun bir parçası olduğunu öyle sık unutuyorum ki okurken, bazılarının gerçekten yaşamış olma olasılığına kuvvetle inanıp Google efendiye sormaya gidiyorum. (Bunu inatla o kadar