(...) Bir misâl: Geçenlerde Sevgili Kenan Durdu Hoca’nın hediye ettiği Dürr-ü Meknun isimli eser… Eserin üzerinde Muhyiddin-i Arabî imzâsı var ama, Sevgili Said Aykut bu imzânın akademik çevrelerce kuşkuyla karşılandığını, eserin Muhyiddin-i Arabî’ye değil, bir Türk mutasavvıf olan Yazıcıoğlu’na âid olabileceğini söylüyor… Her neyse… Orada veya onun gibi eserlerde, bakıyorsunuz, “falanca beldenin halkı köpektir, filânca şehrin halkı birbirini yer” gibi teşbih ve mecaza bulanmış birtakım ifadeler var.
Bunlar ne hayâl, ne de anladığımız mânâda edebiyattır; ama hayâle ve edebiyata ilhâm kaynağı olacak “tasavvufî hakikatler”… Oysa İlâhî Komedya’nın girişindeki Karanlıklar Ormanı istiaresi içinde, yolunu kaybetmişlerin, hezimet ve çaresizliği tatmışların nefsini temsilen birtakım hayvan sûretleri sergilenir. Bu edebiyat ve hayâl de her ne kadar bir çeşit hakikat barındırıyorsa da, unutmamak gerekir ki, bu hakikatle o hakikat aynı mahiyette değildir…
Bu hususu özellikle vurgulayalım. Çünkü, İslâmdışı tiplerin İslâma bakışlarında hep bu çıkmaz sokağı görürüz. İslâm büyüklerinin serdettikleri tasavvufî hakikatleri, bazısı edebiyatçıların hayâlî hakikatleri ile karıştırır, bazısı da inadla öyle göstermeğe çalışır. Ama edebiyat üslûbunun en cümbüşlüsü bile, velî sözünün en kolayından eksik kalır!
Öyleyse buradan bir terkibe varalım:
Biz, kendi sanatçılarımızdan birer birer keşif ehli olmalarını beklemiyoruz ama, her birinin istidadlarında bulacakları en verimli hayâlgücü ile, keşif ehlinin ifşâ ettiği gizli hakikatleri, en yüksek sanat keyfiyeti içinde selâmlamalarını bekliyoruz!..
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)