Babam sık sık, disiplinli yaşamanın özgürlüğü azaltan değil, çoğaltan bir şey olduğunu söylerdi. Disiplinin hayatı düzenleyen, serbest zamanı artıran, başkalarına engel olmadan serbestçe yaşamanın yolunu açan bir şey olduğunu anlatırdı.
Hayatımda mutlu günlerim olmuştu elbette, ama mesele sadece mutluluk değildi. Önemli olan yaşadığını, hayatın bir anlamı, bir değeri olduğunu hissetmekti. Elinde çiçekler tutan beyaz gelinlik giymiş bir Kızın mutluluğu gibi bir şey değildi bu. Daha derin bir varoluş sorunuydu. Dünyaya gelmiş olmamın bir anlamı var mı, bu yaşlı gezegene ya da üstünde yaşayan insanlara küçücük bir katkım oluyor mu gibi tuhaf soruların cevabıydı.
‘Burası özel bir mezarlıktır’ ‘buraya gömülen insanlar mezar taşlarının üstüne gerçek yaşlarını değil, hayatta mutlu oldukları günleri yazarlar. Kimi 21 gün mutlu olmuş, kimi 37 gün. 52’yi geçen çıkmadı daha.’
Yıllar boyunca, çalışarak yaşayan, maaşla geçinen bir insan olarak yaşamıştım. Küçük tasarruflar yapmaya çalışmış, taksitler ödemiştim. Bu şekilde yaşamak insanı dönüştürüyordu. İnsanın geliri ne kadarsa ona göre bir gereksinim seviyesi oluşuyor, öyle bir yaşam standardı ortaya çıkıyordu. Bu gereksinimleri karşılamak, yaşam standardını sürdürmek hayattaki en önemli konu haline geliyordu.