Ayrıca hiç kimse bugünkü gibi objektiflere gülerek bakmıyordu. O zamanlar resim çekilirken kimse ‘Cheese’ diye bağırmıyordu herhalde. Ya da artist fotoğraflarında olduğu gibi ‘333’ diyerek dudaklarını büzmüyordu. Ya ciddi bir ifadeyle duruyorlar ya da dudaklarının kıyısına belli belirsiz uçucu bir gülümseme konduruyorlardı. Özellikle kadınlar yapıyordu bunu. Saçlarını özenle tarıyor, en iyi giysilerini giyiyor ve o büyük resim çektirme gününe özenle hazırlanıyorlardı. Bu albümlerden yayılan atmosferi çok seviyordum. Masum, temiz, duyarlı bir şeyler buluyordum bunlarda
Genç kadın şık bir iskemleye oturuyor, takım elbiseli ve kravatlı erkek yanında ayakta duruyordu. Bir elinide laubali olmayacak bir biçimde sandalyenin arkalığına dayıyordu. Daha kalabalık aile resimlerinde de yaşlılar öne dizilmiş sandalyelere oturuyor, torunları kucaklarına alıyor, orta yaşlı ya da genç olanlarsa onların arkalarına sıralanıyor, ayakta duruyorlardı. Bu fotoğraflardaki koreografi hiç değişmiyordu. Türk halkının resim çektirme biçimi buydu.
Yazı insanın hayatını kurtarabilir, onu suçlu gibi gösterebilir, hatta onu mahvedebilirdi. Aynı şeyi bir belgesel görüntü yapamazdı mesela. Çünkü onu seyreden insanlar, bu buluşmadaki sıradanlığı, yüz ifadelerini, dostça şakalaşmaları görebilir ve her şeyin masum bir buluşmadan kaynaklandığını anlayabilirdi. Ama yazı insanların düşgücünü harekete geçirip, en masum hareketlere olmadık anlamlar yüklemesine sebep oluyordu. Gazetelerin ve polisin elindeki en korkunç, en yıkıcı güç de buydu.