Terra Nullius Bağlamında Filistin
Devletlerin ülke kazanım yollarından biri işgaldir ve işgal yoluyla kazanımın hukuken geçerli olabilmesi için etkin kontrolün varlığı aranır. Etkin kontrolün unsurlarından biri de bu kontrolün barışçıl biçimde tesis edilmesidir. Nitekim sahipsiz bir ülke üzerinde kurulan fiilî hâkimiyete diğer devletler tarafından sürekli ve açık biçimde itiraz edilmesi hâlinde, söz konusu hâkimiyetin barışçıl olma niteliği ortadan kalkar ve işgal yoluyla kazanımdan söz edilemez. Bu çerçevede Filistin Devleti akla gelmekteyse de Filistin’in sahipsiz ülke (terra nullius) olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Zira Filistin’in açık bir devlet olma iddiası bulunmakta, çok sayıda devlet tarafından tanınmakta ve Birleşmiş Milletler kararlarında Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı kabul edilmektedir. Her ne kadar Filistin Devleti egemenlik unsurlarını fiilen ve tam olarak kullanamıyor olsa da bu durum toprağın sahipsiz olduğu anlamına gelmez; aksine işgal ve dış müdahale nedeniyle egemenliğin kullanılamadığı bir duruma işaret eder. Dolayısıyla Filistin, egemenlik unsurlarındaki eksiklikler ve sınırlı uluslararası tanınırlık nedeniyle tartışmalı bir devlet statüsünde değerlendirilebilirse de sahipsiz ülke olarak konumlandırılamaz.
JOHN LOCKE ve LİBERALİZM...
John Locke’un sömürüyü meşrulaştırma stratejisini anlamak için, onun en ünlü eseri olan Hükümet Üzerine İkinci İnceleme’nin (Second Treatise of Government) beşinci bölümüne odaklanmak gerekir. Locke burada, mülkiyetin kökenini devletten veya yasalardan önceye, "tabiat durumu"na kadar götürür. Locke’un mülkiyet teorisinin temel dayanağı, Tanrı’nın dünyayı tüm insanlığa ortaklaşa verdiği kabulüdür. Ancak Locke, bu "ortak mülkiyet" durumunu, nihai bir ideal olarak değil, aşılması gereken bir başlangıç noktası, yani "Doğa Durumu" olarak tanımlar. Locke’a göre, bireyin kendi bedeni üzerindeki mülkiyeti tartışmasızdır ve bu bedenin uzantısı olan "emek", taiattaki nesneleri sahiplenmenin yegâne aracıdır. Locke’un teorisinin kalbi "Emek Teorisi"dir. Her insan kendi bedeninin ve emeğinin tek sahibidir. Locke, bu tartışmasız öncülden yola çıkarak radikal bir sonuca varır: Bir kişi, doğada kendiliğinden bulunan bir nesneye emeğini kattığında, o nesneyi doğanın ortak havuzundan çıkarır ve ona kendi "parçasını" ekler. Böylece o nesne artık onun özel mülkü olur. Bir pınardan su içen, o suyun sahibi olur; bir ağaçtan elma toplayan, o elmayı mülk edinir. Buraya kadar teori masum ve hatta eşitlikçi görünür. Ancak Locke’un asıl hedefi elmalar veya sular değil, toprağın kendisidir. Locke, toprağın mülkiyetini "ıslah etme" (improvement) kavramına bağlar. Tanrı dünyayı insanlara "işlemeleri" için vermiştir, boş bırakmaları için değil. Dolayısıyla, bir toprak parçasını çitle çeviren, süren, eken ve biçen kişi, sadece kendi çıkarı için çalışmış olmaz; aynı zamanda Tanrı’nın emrini yerine getirmiş olur. __Locke’un mülkiyet teorisi, 17. yüzyıl İngiliz sömürgeciliği için mükemmel bir hukukî ve ahlâkî kalkan sağlamıştır. Locke, Amerika kıtasındaki yerlilerin toprakla kurduğu ilişkiyi mülkiyet hakkı
İktisat Felsefesi
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
50 yıllık aşk " SEDEF ÇİÇEĞİ Mahkeme salonunda ,seksen yaşlarında yaşlı çiftin durumu içler acısıydı.Hakim ,üzüntüsü yüzünden okunan kadına dönüp; -Anlat teyze,neden boşanmak istiyorsun? Yaşlı kadın ,derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp,kısılmış sesiyle konuşmaya başladı: -Bu herif yetti gari,50 yıldır bezdirdi beni hayattan. .. Sonra uzun bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda. ..sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazatecilerden birinin flaşıyla bozuldu...Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı yaşanmış 50 yılın ardından?Çok sayıda gazateci izliyordu davayı...Kadın neler diyecekti acaba?Herkes onu dinliyordu...Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti -Bizim bir sedef çiçeği vardı,çok sevdiğim. ..O bilmez...50 yıl önceydi ...O çiçeği bana verdiği çiçeklerden birinden tohumlayarak büyütmüştüm.Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim.Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı.O zaman adak adadım.Her gece güneş doğmadan önce ,bir tas suyla sulayacağım onu diye .İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu,bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Sabrettim taa ki geçen geceye kadar...O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım.Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim.Hayatımı ,umudumu ,her şeyimi verdim.Ondan hiç bir şey görmedim.Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.Onsuz daha iyiyim,yemin ederim.Hakim yaşlı adama dönerek ; -Diyeceğin bir şey var mı baba? dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye ,o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.Tane tane konuştu: -Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım.O bahçenin ,görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım.Sedefleri de...Ona en güzel