Benim için çok keyifli bir kitaptı, özellikle kitabın ilk yarısını çok beğendim. Ancak bir yerden sonra söz fazla uzadı ve tekrara düşüldü bence. Yine de yüzyıllara yayılmış bir sürecin gayet ilgi çekici ve akıcı bir şekilde anlatılıyor olması nedeniyle favori kitaplarımdan biri oldu, tabii bunda benim günlerce kitabı sesli kitap olarak dinleyip sanki yazar tarafından bizzat bana öyküler anlatılıyormuş gibi hissetmemin de payı olabilir.
PapirüsIrene Vallejo · Bilgi Yayınevi · 2023359 okunma
Hayatımda altı büyük değişiklik yapmıştım.
Bir: Bir işten diğerine daha az geçiş yapmak için ön-taahhüt yöntemini kullandım. Davranışlarınızı değiştirmek istiyorsanız şimdiden o arzuyu sağlama alacak, sonradan caymayı güçleştirecek adımlar atmanız gerektiğinin farkına varmak anlamına geliyor bu. Benim için hayati adımlardan biri, daha önce değindiğim gibi, kSafe adlı büyük plastik kasalardan satın almak oldu. Telefonunuzu içine koyup kapağını kapatıyor, tepesindeki kadranı -on beş dakikadan iki haftaya kadar- istediğiniz süreye ayarlıyorsunuz ve telefonunuz o süre boyunca kilit altında kalıyor. Bu yolculuğa çıkmadan önce şöyle böyle kullanmıştım kSafe'i. Şimdi istisnasız her gün kullanıyorum ve uzun odaklanma süreleri kazandırıyor bana. Dizüstü bilgisayarımda da İnternet bağlantısını istediğim süre boyunca kesen Freedom adında bir program kullanıyorum. (Bu cümleyi yazarken sayaç üç saatten geriye sayıyordu.)
İki: Dikkat dağınıklığı hissime yanıt verme şeklimi değiştirdim. Kendime "Tembelsin, yeterince iyi değilsin, neyin var senin böyle?" diye kızardım eskiden. Daha iyi odaklanmak için kendimi utandırmaya çalışırdım. Şimdi ise, Mihaly Csikszentmihalyi'den öğrendiklerim ışığında, kendimle çok farklı şekilde konuşuyorum. Akış haline girmek, zihninin derinlemesine odaklanma becerisine erişmek için ne yapabilirsin şu an, diye soruyorum. Akışın Mihaly'den öğrendiğim üç temel bileşenini hatırlayıp şöyle diyorum kendime: Bana anlamlı gelen ne yapabilirim şu an? Becerilerimin sınırında ne var? Nasıl bu ölçütlere uyan bir şey yapabilirim? Akış aramanın kendi kendini utandırmaktan çok daha etkili olduğunu fark ettim.
Üç: Sosyal medyanın dikkat aralığımızı kırmak için tasarlanmış olduğuna ilişkin öğrendiklerim ışığında, yılın altı ayında sosyal medyadan tamamen
Tristan'ın söylediğine göre, teknolojinin mevcut işleyişinin altında yatan daha derin sorunları -ve teknolojinin dikkat becerimizi neden baltaladığını- anlamak için basit görünen bir sorudan başlamak iyi olabilir.
New York'a geldiniz ve hangi arkadaşlarınızın şehirde olduğunu öğrenmek istiyorsunuz diyelim. Facebook'a başvuruyorsunuz. Size bir sürü konuda -arkadaşlarınızın doğum günleri, etiketlendiğiniz fotoğraflar, terör saldırıları- uyarı gönderiyor, ama gerçek dünyada görmek isteyebileceğiniz birinin fiziksel olarak yakınınızda olduğunu haber vermiyor. "Birileriyle buluşmak istiyorum - yakınlarda kimler müsait?" diye bir düğme yok. Teknolojik olarak zor bir şey değil bu. Facebook'u arkadaşlarınızdan hangilerinin yakınlarda olduğunu, hangilerinin o hafta buluşmak istediğini gösterecek şekilde tasarlamak işten bile değil. Bunun için basit bir kod yazmak yeterli: Tristan, Aza ve arkadaşları için bir günlük iş muhtemelen. Çok da rağbet görür. Facebook kullanan herhangi birine sorun - kaydırıp durmak yerine Facebook'un arkadaşlarınızla fiziksel temasınızı artırmasını ister misiniz?
Yani kullanıcıların da seveceği basit bir ayar bu. Neden yapılmıyor peki? Pazar niye bunu sunmuyor? Tristan ve arkadaşlarının anlattığına göre, bunu anlamak için bir adım geri çekilip Facebook ve diğer sosyal medya şirketlerinin iş modellerini daha iyi anlamak gerekiyor. Bu basit sorunun izinden gittiğinizde şu an karşı karşıya olduğumuz pek çok sorunun kaynağını görüyorsunuz.
Ekran başında sitelerine bakarak geçirdiğiniz fazladan her saniye Facebook'a daha çok para kazandırıyor; ekranı her kapattığınızda ise para kaybediyorlar. Bu parayı iki yoldan kazanıyorlar. Silikon Vadisi'nde vakit geçirmeden önce bunun ilk ve en bariz yolunu düşünmüştüm sadece. Geçen bölümde söylediğim gibi,
Sosyal medyadan kaptığımız mesajın ne olduğunu ve basılı kitaplardan kaptığımız mesajdan ne farkı olduğunu düşündürdü bunlar bana. Önce Twitter'ı düşündüm. Twitter'a giriş yaptığınızda -Donald Trump da olsanız, Bernie Sanders da olsanız, Bubba the Love Sponge da olsanız- o mecra üstünden aldığınız ve takipçilerinize gönderdiğiniz bir mesaj oluyor. Ne gibi bir mesaj bu? Birincisi: Hiç bir şeye uzun süre odaklanmamalısın. Dünya 280 karakterden oluşan kısa, basit ifadelerle anlaşılabilir ve anlaşılmalı. İkincisi: Dünya çok çabuk yorumlanmalı ve anlaşılmalı. Üçüncüsü: İnsanların hemen seninle hemfikir olmasından, kullandığın kısa, basit, hızlı ifadelere alkış tutmasından daha önemli bir şey yok. Başarılı ifade bir sürü insanın hemen alkış tuttuğu, başarısız ifade ise insanların görmezden geldiği ya da ayıpladığı bir ifade. Tweet atarken, daha herhangi bir şey söylemeden önce, bu üç öncüle katıldığınızı söylemiş oluyorsunuz bir düzeyde. Bu gözlükleri takıp dünyaya öyle bakmaya başlıyorsunuz.
Peki ya Facebook? Bu mecranın mesajı ne? Öncelikle şu gibi: Hayatınız başkalarına sergilenmesi için var olan bir şey, her gün arkadaşlarınıza hayatınızın öne çıkan anlarım düzeltilmiş, elden geçirilmiş halleriyle göstermeye çalışmalısınız. İkincisi: Önemli olan, insanların dikkatle seçtiğiniz, elden geçirdiğiniz ve işlemek için hayatınızı harcadığınız bu öne çıkan anları hemen beğenip beğenmemesi. Üçüncüsü: Bir kişinin hayatının bu öne çıkan anlarına düzenli olarak bakıyorsanız, o kişi de sizinkilere bakıyorsa "arkadaş"sınız demektir - arkadaşlığın anlamı budur.
Peki ya Instagram? Birincisi: Önemli olan dışarıdan nasıl göründüğünüz. İkincisi: Önemli olan dışarıdan nasıl göründüğünüz.
Üçüncüsü: Önemli olan dışarıdan nasıl göründüğünüz. Dördüncüsü:
Önemli olan dışarıdan