"Bir kuşun kanadına yüklenen umut, bazen bir ormanın kaderini değiştirebilir." Kuzguncuk ve dostları, efsanevi Yırtıcı Canavar'ın gölgesinde başlayan ölümcül bir yolculuğun tam ortasında, hayal ile hayal kırıklığı, cesaret ile korku arasında sıkışmış bir göçün hikâyesini yaşıyor. Her kanat çırpışı bir mücadele, her durak bir sınav. Bu öykü; inançlarını yitirmemek için savaşan kuşların, dostlukları, kayıpları ve vazgeçmemeyi seçmeleri üzerine yazılmış yürek burkan bir destan. "Kuş Cenneti"ne varmak, sadece bir menzil değil, hak edilmiş bir huzurdur. Sadece doğaya değil, insan ruhuna da ayna tutan bu masalsı hikâye; küçük bir saka kuşunun, büyük bir göçü nasıl yönettiğini, merhametin nasıl bir silaha dönüşebileceğini ve kötülüğe rağmen iyiliği seçmenin ne denli onurlu bir yol olduğunu anlatıyor.
Funda'dan...
​Seni bulmak için haritaya bakmadım; çünkü hiçbir koordinat, ruhun ruhu bulduğu o gizli geçitleri göstermezdi. Adresler, sadece sokakları ve binaları birbirine bağlar; kalpleri birbirine teyelleyen yollar ise haritaların çizemeyeceği kadar derinlerde, satır aralarında saklıdır. ​Zamanı ve mekânı bir yük gibi sırtımdan indirip bıraktığımda anladım: İnsan, aramaktan vazgeçtiği an bulurmuş asıl araması gerekeni. Gözlerim bir coğrafyanın sınırlarında değil, kelimelerin o uçsuz bucaksız evreninde geziniyordu. Bir cümlenin kıyısına vurduğunda içimdeki dalga, anladım ki orası benim durak noktamdı. Şehirlerin gürültüsünden, kalabalıkların uğultusundan kaçıp sığındığım o tenha sayfada karşılaştık. Ne bir pusula vardı elimde ne de önceden yürünmüş bir yolun izi. Sadece o tanıdık, o içsel çekim... ​Bir kedi sessizliğiyle sokuldun ömrüme. Mürekkebin izini sürerken, kaderin kendi elleriyle düştüğü bir derkenar gibiydin hayatımın en can alıcı sayfasında. İtirazsız, şerhsiz kabul edilmiş bir hakikat gibi... Bazen sayfalarca susup, tek bir noktanın ağırlığında anlaştık seninle. Zira biliriz ki; en ağır hükümler bile bazen en sessiz harflerle yazılır. ​Seni bulmak için hiçbir rotaya ihtiyacım yoktu. Çünkü sen, varılacak bir menzil değil; zaten hep yürüdüğüm o yolun ta kendisiymişsin.
Reklam
37.sayfa
Geceyi arkasında bırakıp çöle doğru yalınayak yürüyen bir Mecnun düşün ki tek derdi kumların üzerinde kaybolup giden o geçici ayak izlerini takip ederek vahasını bulmaktır. O yolcu yolun başında attığı her adımda susuzluktan kavrulurken aslında kalbindeki o amansız yangının kendisini kum tanelerine değil, o çölün ötesindeki muazzam bir deryaya ulaştıracağını henüz bilmemektedir. İşte seninle bu kitabın ilk satırında kalbimize düşürdüğümüz o hararetli aşk kıvılcımı da tıpkı o çöl yolcusunun susuzluğu gibi fani bir çehrenin hasretiyle, o geçici gölgenin acısıyla başlamıştı. Biz bu yola o yangınla çıktık zira insan ruhu öyle muazzam bir iklimle dokunmuştur ki seraplara kanamaz ve bu yolculuğun nihayetinde varacağı o son liman, kalbindeki o devasa muhabbetin asıl sahibi olan ebedi ve baki Allah’ın huzurundan başka bir yer olamaz. Mülkün mutlak hakimi olan o yüce yaratıcı, bahar mevsiminde yeryüzü kumaşını milyarlarca taptaze çiçekle ve rengarenk ipeklerle dokurken aslında her bir nakışla senin o en derindeki sevme kabiliyetine hitap eder. Gökyüzündeki şaşmaz nizam, bulutların arkasından süzülen nurlu damlalar ve kalbinin her bir ritmi, o tek bir merkeze doğru akan nehirler gibi aynı muazzam hakikati fısıldar. Sen yol üstündeki solan yapraklara, veda eden yüzlere bakıp hüzünlenmeyi bırak çünkü bu kitaba neyle başladığımızı ve en nihayetinde hangi ulu kapıda bu sözleri taçlandıracağımızı aklından çıkarma. Karşına çıkan her fani ayrılık, her sarsıcı imtihan, ruhunun üzerindeki fani tozları silkeleyen ve seni o hiç batmayacak olan ezeli güneşin rızasına ram eden nurlu birer basamaktır. Bismillah diyerek adımladığımız bu ömür sayfalarında her yeni gece, o büyük vuslata doğru yaklaştığımızın en parlak nişanesidir. Kalbindeki o saklı cevheri sadece topraktan doğup yine toprağa
Fyodor Dostoyevski der ki: "Bu dünyayı ne kadar çok anlarsan, kendini o kadar çok mahvedersin. İşte bu yüzden aptallar mutlu görünürken, zeki insanlar yalnızlığın koynunda yaşar." Zira dünyanın derinliklerine indikçe, insanı kör kılan o toz pembe illüzyonlar birer birer dökülür. Eskiden fark etmediğin gizli hamleleri, yüzlerdeki maskeleri ve o mideni bulandıran çelişkileri görmeye başlarsın. Ve ne yazık ki, anlamak her zaman en büyük hayal kırıklığını doğurur. Zamanla beklentilerin tükenir, içindeki o saf güven yerini keskin bir şüpheye bırakır ve çocuksu masumiyetin, gerçeğin çarkları arasında ezilerek yok olur. Aslında aptallar daha güzel bir hayat yaşadıkları için değil, zihinlerinde daha az soru işareti taşıdıkları için mutlu görünürler. Onlar, ruhu kemiren o amansız ve durmaksızın işleyen düşünme eyleminden muaftırlar; cehaletin o konforlu, uyuşturucu hafifliğiyle kutsanmışlardır. İşte bu yüzden zekanın seni götüreceği nihai durak, her zaman mutlak bir yalnızlıktır. Herkes yüzeydeki sığ sularla yetinip orada rahatça nefes alabilirken, sen o suyun altındaki karanlık girdapları ve çürümüşlüğü görüyorsan, artık kimseyle gerçekten bağ kuramazsın.
1000Kitap
Bir aşk düşün... Asırlardır imanla yaşanıyor, Ne fırtına söndürmüş közünü, ne zaman soldurmuş gülünü. Duayla başlar her nefesi, Sabırla örülür her gecesi. Bir secdedir kalbi, bir ahittir sözü, Ölüm bile ayıramaz aşıkla Maşuğu.. Kökü toprağın derininde, dalları arşta, Adı Leyla olur bazen, Mevla aşkına bir yakarışta. Bir aşk düşün, sığmaz mısralara, Çünkü o, imanla yazılmış alnımıza. Bir aşk düşün... Asırlardır imanla yaşanıyor, Ne ayrılık bilmiş ne veda. Her hicranda vuslat saklı, Her suskunlukta bir dua. Göz göze gelmeden sevilmiş, Kalp kalbe değmeden bilinmiş. Bir tek “Hû” demiş de, Kâinat o sese huşu içinde eğilmiş. Çölde Mecnun olmuş, dağda Ferhat, Kerbela’da susuz, yine de tok. Sevmiş de şikâyet etmemiş, Yaradan’a varmış yolu, en son durak.
Edebiyat
Son durak... insanın yanında kimseyi götüremediği yerdir. Ne sevdiğini,ne kırgınlığını ne de yarım kalan cümlelerini..!
Alıntı
Reklam
Reklam