İnsan bazen durup soruyor kendine: "Gözünün nuru olduğun o Peygamber, senin o mübarek boynunu öpmedi mi Hüseyin? Seni göğsünde büyütmedi mi? Nasıl kıydılar sana o sıcak kumların üzerinde?"
Bu sorunun cevabı yoktur. Tıpkı bizim hayatta canımızı en çok yakan, uykularımızı bölen o gidişlerin, o yarım kalmışlıkların bir cevabı olmadığı gibi. İnsan kalbine anlatamıyor işte o yokluğu. Ama Muharrem’de, o matemin gölgesinde anlıyorsun ki; Hüseyin Efendimiz de o çölde bir başına, upuzun bir yokluğa ve susuzluğa uğurlanmıştı. Bizim içimizde yanan o küçük ateşler, O’nun çölü yakan o büyük yangınının sadece birer kıvılcımıymış meğer.
Sonra bir anne sessizce yakıyor ocağın altını. Kazan kaynamaya başlıyor.
Gözyaşlarıyla yıkanmış o buğday taneleri kazana düşerken, içinden hep O’nun adı geçiyor: Medet ya Hüseyin... Aşurenin içine düşen her bir nar tanesi, O’nun o çölde dökülen mübarek kanının damlaları gibi parlıyor tabağın içinde. Biz o kazanı sadece bir tatlı olsun diye kaynatmıyoruz; biz o kazanda Hüseyin’in acısını, O’nun o asil yalnızlığını kendi dertlerimizle harmanlıyoruz. Kendi kırıklarımızı, O’nun o büyük kırılmışlığına ortak ediyoruz ki kalbimiz biraz olsun teselli bulsun.
Pembe bir akşam indi şehrin üstüne,
Ben yine seni koydum içimde bir yere.
Gül taneleri düşerken usul usul,
Sustuğum her şey döküldü yere.
Bir veda büyür bazen,
Söylenmeyen cümlelerden.
İnsan en çok,
Tam da "kal" diyemezken gider birinden.
Şimdi rüzgâr bile kırmızı,
Gökyüzü griye yakın.
Ben bir adım daha öğrendim:
Ayrılık bazen sevdanın en sakin haliymiş..
Pembe bir akşam indi şehrin üstüne,
Ben yine seni koydum içimde bir yere.
Gül taneleri düşerken usul usul,
Sustuğum her şey döküldü yere.
Bir veda büyür bazen,
Söylenmeyen cümlelerden.
İnsan en çok,
Tam da "kal" diyemezken gider birinden.
Şimdi rüzgâr bile kırmızı,
Gökyüzü griye yakın.
Ben bir adım daha öğrendim.
Ayrılık bazen sevdanın en sakin haliymiş..
Gözlerimdeki topraksı sürtünmenin sebebi gece boyu bu bölümü yazmaya uğraşmamdı ama değmişti.
Sahi... Değmiş miydi?
Karakterin başına gelenler yetmemiş miydi?
Yanağımdan süzülen damlalar klavyeme düşerken bu da yazar iki yüzlülüğü olsa gerek diye düşündüm.
Kendi yazdığım karaktere acımamıştım. Neden ağlıyordum?
Sonra aklıma geldi.
Benim kaderimi yazanda bana acımamıştı.
En derin yaralarla başlar en derin gülücükler.
En yüksek uçurumlardan düşerken öğrenirsin uçmayı.
En derin denizlerde boğula boğula becerirsin tek bir nefesle yaşamayı...!
Friedrich NİETZSCHE