Bazı kitaplar okunup bitmez; insanın içinde bir oda tutar, perdelerini kapatır ve yıllarca orada oturur. Huzursuzluğun Kitabı benim için tam olarak böyle bir kitap oldu. Pessoa’yı okurken bir yazarla değil, kendi iç sesimin benden sakladığı daha eski, daha yorgun, daha karanlık bir haliyle karşılaştım. Bu yüzden kitabı bitirdiğimde “okudum” diyemedim. Daha çok, içimden biri uzun zamandır kilitli duran bir kapıyı açtı ve hiçbir şeyi eski yerine koymadan çıktı gitti.
Bu kitap hakkında konuşmak zor; çünkü Huzursuzluğun Kitabı bir olay anlatmaz, bir insanın içindeki olayları anlatır. Bir roman gibi ilerlemez, çünkü hayat da çoğu zaman roman gibi ilerlemez. Bir yere varmaz, çünkü Soares zaten varılacak yerlerden değil, varılamayan iç bölgelerden söz eder. Bu yüzden onu okurken sayfalar arasında değil, kendi bilincimin dar koridorlarında dolaşıyormuşum gibi hissettim. Bazı cümleler bir düşünce değil, doğrudan yara gibiydi. Bazı cümlelerse o kadar kapalı, o kadar ağır, o kadar kendi içine gömülmüştü ki, Pessoa’nın dehasıyla sabrımı aynı anda sınadı.
Soares’in en büyük meselesi bence mutsuzluk değil; mutsuzluğun farkında oluşu. Çünkü mutsuz insan ağlar, susar, dağılır, sonra bir şekilde yaşamaya devam eder. Ama Soares mutsuzluğunu düşünür, tartar, inceler, ona biçim verir, onu neredeyse estetik bir alana taşır. İşte kitap burada hem büyüleyici hem de tehlikeli hale geliyor. Çünkü insan bazen acısını anlamlandırınca onu aşacağını sanır; oysa bazı acılar anlaşıldıkça daha da derinleşir.
“Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız” fikri kitap boyunca gölge gibi dolaşıyor. Ama Pessoa’nın sertliği burada: O yalnızca dış koşullardan söz etmiyor. İnsan kendi mizacının, kendi bilincinin, kendi hatıralarının, kendi algı sınırlarının da tutsağıdır. Yani insan sadece fakirlikten,