Attığım her adımda düşler dünyasına biraz daha yaklaştığımı duyumsuyordum. Böylesine temiz topraklarda kurulmuş bu kentin derin derin düşünmekten başka bir yazgısı olamazmış gibime geliyordu. İbrahim'in evi, Mescidü'l-Haram ve Cami avlusunun ortasında da, çevresinde yorgunluktan bitkin düşene dek yürümek için can attığım Kâbe.
paslı bir tren garının unutulmuş anonsuyum ben
rayların arasında sıkışmış eski bir yaz akşamı
çocukluğumun cebinde gazoz kapağı sesleri
ve annemin balkonundan sarkan fesleğen kokusu
şehir dediğin biraz egzoz biraz yalnızlık
biraz da yağmurdan sonra parlayan asfalt değil mi
hangi sokağa çıksam yüzüme kapanıyor çocukluk
hangi sokağın adını değiştirseler adresini kaybediyor çocukluğum
hangi vitrinde dursam içeri giremiyor kalbim
bir adam tanıdım
kravatını düğümlerken boğazına yıllar dolanıyordu
sabah sekiz vapurunda çay içip ülke kurtarırdı
akşam olunca eve bir poşet ekmek ve yorgunluk
oğlu bilgisayar başında başka bir kıtaya göçmüş
kızı aynalarda filtre arıyordu yüzüne
aynı evde dört ayrı yalnızlık büyütüyorlardı
aynı mutfaktan beslenip ayrı uçurumlardan düşüyorlardı
akıllı ekranlar açık
kimsenin birbirine sesi yoktu
kimsenin kimseye dokunuşu yoktu
eskiden mahalleler vardı
kapı önü sandalyeleri
çekirdek kabukları
ikindiden akşama uzayan dedikodular
bir kadın bir tabak dolma götürürdü komşuya
bir çocuk düşüp dizini yaralasa
tüm sokağın canı yanardı
kimsenin zili korku gibi çalmazdı
paslı bir tren garının unutulmuş anonsuyum ben
rayların arasında sıkışmış eski bir yaz akşamı
çocukluğumun cebinde gazoz kapağı sesleri
ve annemin balkonundan sarkan fesleğen kokusu
şehir dediğin biraz egzoz biraz yalnızlık
biraz da yağmurdan sonra parlayan asfalt değil mi
hangi sokağa çıksam yüzüme kapanıyor çocukluk
hangi sokağın adını değiştirseler adresini kaybediyor çocukluğum
hangi vitrinde dursam içeri giremiyor kalbim
bir adam tanıdım
kravatını düğümlerken boğazına yıllar dolanıyordu
sabah sekiz vapurunda çay içip ülke kurtarırdı
akşam olunca eve bir poşet ekmek ve yorgunluk
oğlu bilgisayar başında başka bir kıtaya göçmüş
kızı aynalarda filtre arıyordu yüzüne
aynı evde dört ayrı yalnızlık büyütüyorlardı
aynı mutfaktan beslenip ayrı uçurumlardan düşüyorlardı
akıllı ekranlar açık
kimsenin birbirine sesi yoktu
kimsenin kimseye dokunuşu yoktu
eskiden mahalleler vardı
kapı önü sandalyeleri
çekirdek kabukları
ikindiden akşama uzayan dedikodular
bir kadın bir tabak dolma götürürdü komşuya
bir çocuk düşüp dizini yaralasa
tüm sokağın canı yanardı
kimsenin zili korku gibi çalmazdı
paslı bir tren garının unutulmuş anonsuyum ben
rayların arasında sıkışmış eski bir yaz akşamı
çocukluğumun cebinde gazoz kapağı sesleri
ve annemin balkonundan sarkan fesleğen kokusu
şehir dediğin biraz egzoz biraz yalnızlık
biraz da yağmurdan sonra parlayan asfalt değil mi
hangi sokağa çıksam yüzüme kapanıyor çocukluk
hangi sokağın adını değiştirseler adresini kaybediyor çocukluğum
hangi vitrinde dursam içeri giremiyor kalbim
bir adam tanıdım
kravatını düğümlerken boğazına yıllar dolanıyordu
sabah sekiz vapurunda çay içip ülke kurtarırdı
akşam olunca eve bir poşet ekmek ve yorgunluk
oğlu bilgisayar başında başka bir kıtaya göçmüş
kızı aynalarda filtre arıyordu yüzüne
aynı evde dört ayrı yalnızlık büyütüyorlardı
aynı mutfaktan beslenip ayrı uçurumlardan düşüyorlardı
akıllı ekranlar açık
kimsenin birbirine sesi yoktu
kimsenin kimseye dokunuşu yoktu
eskiden mahalleler vardı
kapı önü sandalyeleri
çekirdek kabukları
ikindiden akşama uzayan dedikodular
bir kadın bir tabak dolma götürürdü komşuya
bir çocuk düşüp dizini yaralasa
tüm sokağın canı yanardı
kimsenin zili korku gibi çalmazdı