Herkes Anna Karenina'yı bitirdiğinde ya Anna'nın trajedisine ağlar ya da Vronski'ye öfkelenir. Ama gelin bugün madalyonun diğer yüzünü, yani madalyonun en dürüst yüzünü konuşalım.
Anna, dışarıdan bakıldığında her şeye sahip bir kadının, sadece kendi hislerini ve bencilce dürtülerini merkeze alarak, yaşadığı tutkunun bedelini ödemek istemeyen, işler sarpa sardığında ise hep çevresini suçlayıp "sıvı yağ gibi üste çıkmaya" çalışan bir karakter. Ama hayatın çok net bir kuralı var: Mutsuz bırakılan bir yüreğin üzerine asla kalıcı bir mutluluk inşa edilemez.
Tolstoy ise bize sütten çıkmış ak kaşık bir kurban sunmuyor; bencil, kıskanç ve kendi felaketini kendi elleriyle hazırlayan çok gerçekçi bir insan bırakıyor avuçlarımıza.
Peki romandaki gerçek kazanan kim? Tabii ki pırıltılı salonlardan uzak, taşrada birbirini sabırla, saygıyla büyüten Levin ve Kiti. Onların ilişkisi bize zamansız bir hayat dersi veriyor: Emek vermediğin hiçbir şeyin kıymeti olmaz. Anlık hevesler sabun köpüğü gibi sönerken, iniş çıkışları doğru iletişimle göğüsleyenler kalıcı bir limana ulaşıyor.