Dergilerin yayın hayatına tutunup nefes alabilmesi çok zordur. Birçok dergi daha yola başlar başlamaz birkaç sene içerisinde sönüp gidiyor. Bu durumun en önemli sebebi maddi problemler elbette. Dergi yazarları dahi kendi yazdıkları dergilere abone olmuyor/olamıyor. Böyle bir ortamda mümkün olduğunca farklı dergileri okuyup bunlardan beslenmeye çalışıyorum. Varlık dergisi yayın hayatına başlayalı neredeyse 90 yıl oluyor. Eleğinden kimler kimler geçti kim bilir. Bende haziran sayısına bir göz atmak istedim. Bu sayıda "Savaşa Karşı Sanat" dosya konusuyla okuyucuyu selamlıyor. On beş yıldır İstanbul'da yaşayan Ukraynalı yönetmen Maryna Er Gobach ile Klondike filmi üzerinden savaşın sanata yansıması ve sanatçıların savaş karşısındaki tutumu hakkında derinlikli bir röportaj yapılmış.
Araştırmacı gazeteci Seymour Hersh'ün sanat tarihine etkisi okura anlatılmış. Bir gazetecinin sanatçıları bu kadar etkileyebilmesi gerçekten tuhaf geldi. Tuhaf gelmesinin sebebi elbette ülkemizde kendiliğini kaybeden gazetecilik anlayışı yoksa bu yazıdakiler gerçekten çok ilginç.
Fatma Berber, yönetmen Zeynep Dadak ile bir söyleşi yapmış. Söyleşiyi gerçekleştirmeden önce yönetmen ve eserleri dahası o alanla ilgili her şeyi araştırdığı o kadar belli ki son zamanlarda bu kadar iyi bir röportaja rastlamadım diyebilirim. Bu söyleşide Zeynep Dadak'ın "Ah Gözel İstanbul" belgeselinin bütün aşamaları irdeleniyor.
Dergide yer alan öykülerden Fistan'ı çok beğendim. Asuman Gül Biçen'in yazdığı bu kısa öykü de anlatıcımız fistan isimli bir kedi. Bunların haricinde dergide bir de kitap eleştirileri yer alıyor. Kitap eleştirilerinde çok fazla terim kullanılmış, edebiyata aşina olmayan insanlar için ağır gelecektir. Eleştirilerde biraz daha duyguların yer aldığını görmek isterdim doğrusu.
Yeniden görüşmek
Komşunun ufaklıkları için almıştım. Bugün birlikte okuduk. Çocuklarda gürültü kirliliğini ve sessizliğin önemini kavramaya yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Uyurgezer FilBehiç Ak · Can Çocuk Yayınları · 2015162 okunma
Dergi okumalarına devam ediyorum. Lacivert dergi, ocak sayısında ''Hakikat Ötesi Yalan Terörü'' dosya konusuyla okuyucu karşısına çıkıyor. Derginin yazarları farklı disiplinlerden ''post-truth'' kavramıyla ilgili yazılar kaleme almış genel olarak. İbrahim Halil Üçer ve Ömer Türker ile bir de röportaj yer alıyor. Bütün yazılanlara tek tek değinme şansım olmadığından bizim zihnimizde diğerlerine nazaran biraz daha etki bırakan yazarlardan bahsetmek istiyorum.
Dergide Ekrem Demirli'nin ''Kesinlik ve Değer Arayışı İnsanlığın Mağarası mıdır?'' başlıklı sorusuyla Platon'un mağarası merkezinde bir yazısı yer alıyor. Platon felsefesinin dünyayı temellendirmek ve bir kesinlik bulmak için dünyanın dışına çıkma gayesi güttüğünü ifade ediyor. Başka bir ifadeyle Eflatun karmaşıklık dolu bir mağaradan kesinlik bulmak için çıkıyor ve idea fikrini ortaya koyuyor diyebiliriz. İnsanın devamlı bir mağara oluşturma kabiliyeti olduğunu ancak en tehlikeli mağaranın mağara reddi şeklinde ortaya çıkan kesinlik mağarası olduğunu ifade ediyor.
Ahmet Melih Karauğuz, sözü yormadan derin bir sadelikle post-truth kavramını aktarıyor. Konuyla ilgili kendimi en yakın hissettiğim yazılardan biri oldu. Post-truth terimi her ne kadar hakikat ötesi ya da hakikatin yitirilmesi gibi anlaşılsa da gerçekte bu şekilde değil. Çünkü hakikat ölmez aslında yapılan şey hakikatin parçalara ayrılması, yeniden tanımlanması ve mikro parçacıklar şeklinde insanlara iletilmesidir.
Ahmet Dağ, Metaverse'i platonun mağarası olarak adlandırmış. Gerçekten de durum bunu gösteriyor. Gerçeklik kavramı bile günümüzde yapaylaştırılmaya başladı çünkü.
Enis Doko, bilim felsefecisi olarak bilimin nesnelliğine karşı açılan savaştan bahsetmiş. Yazdıklarına çoğu noktada katılıyorum. Bilimin öngörülerini ciddiye almamak son
Dergi incelemelerine kaldığım yerden devam ediyorum. OT dergiyle yolum kardeşimin almasıyla kesişti. Bu yılın ilk sayısında ‘’Daima Umut Vardır’’ söylemiyle yola çıkmışlar. Sayfayı çevirip ilk sayfasını okumam acaba diğer yazılar da bu kadar ideolojik metinler mi yazıyor diye sorgulamama sebep oldu. İlk sayfada gezi olayları, altmış sekiz kuşağı ve yüzüklerin efendisi paralelinde bir yazı var. Tek yazıyla bütün dergiyi değerlendirmek gibi bir huyum olmadığından hoşlanmasam da okumaya devam ettim.
Gerçekten güzel yazdığını düşündüğüm bazı isimlerle de tanışmış oldum böylece. Bahar Eriş, yakınlarda vefat eden ve ‘’akış teorisi’’ ile tanınan psikolog Csikszentmihalyi’den bahsediyor. Şöyle bir soruyla bitirmiş yazısını ‘’Hiç düşündünüz mü, siz ne yaparken zamanı unutuyorsunuz?’’ Bu soruya benim yanıtım yazmak oldu. Bir gün yazamamak korkusunu içimde her daim taşıyacağım sanırım. Anlık olarak haz duyduğunuz şeyleri unutun bu soruya öyle bir cevap vermelisiniz ki saatlerce yaptığınız bir şey olacak ve bu sürede zamanı unutacaksınız. Umarım bir cevabınız yoksa da bir gün kendi anlam arayışınıza, tutkularınıza karşılık bir şeyler bulursunuz.
Beste Tok’un ‘’Kendime Yeni Bir Ben’’ başlıklı yazısı aslında her yıl belki de bir çoğumuzun yaptığı gerçeklikten bahsediyor. Her yeni yıl geldiğinde kendimize bazı sözler veriyoruz fakat yıl içerisinde bunları gerçekleştirmekten uzaklaşıyoruz. 2022 hedeflerimizi ve kendimizde yapmak istediğimiz değişiklikleri gerçekleştirebileceğimiz bir yıl olsun. Yoksa Beste’nin dediği gibi ‘’İnsan, kendine verdiği sözlerden vazgeçince, kendinden eksiliyor.’’
Dikkatimi celp eden bir diğer yazı ise Yalın Alpay’ın oldu. Her ne kadar piyanonun başına geçip bir şeyler üretemesem de aktif bir piyano dinleyicisiyim diyebilirim. Chopin ise sık sık
Kitabı ilk kez gördüğümde isminin kendine haslığını görüp okumaya karar verdiğimi söyleyebilirim. Kitabın daha çok hanım kardeşlerimize yönelik olduğunu fark etmem ise uzun sürmedi. Fakat kitabın bizim gönlümüze düşen hisselerini de aktarmadan geçmem doğru olmaz.
Ziynet, yazarın da ifade ettiği gibi süs demek. ''Ruh Ziynetleri'' ile ise fiziksel ya da maddi karşılığı olan bir süsten değil insanların gönül dünyasını, fikrini, ruhunu zenginleştiren, kişilik kazandıran unsurlar ifade ediliyor.
Kitapta güzel bakma, mahremiyet, kitap okuma, soru sorma, hanımefendilik, irade ve bereket gibi ziynetler okuyucuya aktarılıyor. Bunlar anlatılırken yazarın kişisel tecrübelerine de tanıklık ediyorsunuz. Yani öyle üst perdeden konuşan bir dil yok. Kitap, yazarın kendi yaşam dünyasından izleri de içeren samimi bir anlatım tarzıyla yazılmış. Bu ziynetleri okurken önce konuyla ilgili önemli yazar, düşünür ya da alimlerin sözlerine yer veriliyor daha sonra ise konu sade bir dil ile aktarılıyor. Sonunda ise ''bir nükte'' başlığı altında kıssadan hisseye yer verilmiş.
Bugün birçok insanın kaybettiği ya da anlayamadığı fakat esasında insanlığın muhtaç olduğu değerler bir abla edasıyla anlatılmış. Kitapta bir anlam arayışının hakim olduğunu da ifade etmem gerekir. Her ne kadar gençlere hitap ediliyor olsa da gençleri anlamak isteyen yetişkinler de okuma listelerinde bu kitaba yer verebilirler.
Ruh ZiynetleriTuğba Akbey İnan · Nesil Yayınları · 2021660 okunma