Muharrem ayı geldi mi, Kerbelâ'nın ateşi yeniden düşer yüreklere. Yas yalnız gözlerde değil, canın en derin yerinde tutulur. Çünkü Kerbelâ, bir savaşın değil; susuz bırakılan masumların, zulme boyun eğmeyenlerin ve hak uğruna can verenlerin destanıdır.
Günlerce Fırat'a hasret bırakıldı Ehl-i Beyt. Su yanı başlarında akarken, bir damlası çok görüldü Hüseyin'e ve Hüseyin'in canlarına. Çocukların dudakları çatladı, anaların yüreği dağlandı. Çadırlardan yükselen "su" nidaları göğe ulaştı ama zalimlerin taş kesilmiş vicdanlarına ulaşamadı.
Ve o gün, Kerbelâ'nın bağrına en büyük acılardan biri düştü. Şah-ı Şehidan Hz. Hüseyin, altı aylık yavrusu Ali Asgar'ı kucağına aldı. Ne saltanat istedi ne de dünya malı; yalnızca susuzluktan kavrulan bebeği için bir yudum su diledi. Fakat merhametin öldüğü yerde, masumiyet de hedef oldu. Bir ok geldi; Ali Asgar'ın narin boğazını deldi. Bebeğin kanı göğe yükselirken, Kerbelâ'nın toprağı bir daha dinmeyecek bir ağıtla mühürlendi.
Birer birer düştü Hüseyin'in yarenleri. Kimi kardeş, kimi evlat, kimi can dostu... Sonunda Hüseyin kaldı meydanda tek başına. Ama yalnız değildi; hakkın, adaletin ve hakikatin sesi onunlaydı. Eğilmedi, biat etmedi, zalime boyun vermedi. Baş verdi, yol vermedi. Bu yüzdendir ki biz korkuyu Kerbela da bıraktık.Bugün Muharrem’in 10’u... Göklerin ve yerin matem günü.
Yüzyıllar önce Kerbela çölünde, Hz. Ali’nin ve Hz. Fatma’nın oğlu, Peygamberimizin reyhanı İmam Hüseyin ve 72 canı, günlerce susuz bırakılarak zalim Yezid’in ordusu tarafından hunharca şehit edildi.
"Eğer ceddim Muhammed'in dini benim ölümüme ayakta kalacaksa, ey kılıçlar alın canımı!"
diyerek biat etmeyen İmam Hüseyin, bizlere ölümsüz bir miras bıraktı. O gün Kerbela’da yenilen İmam Hüseyin değil; saltanat, saray ve zulüm sahipleriydi. Kazanan ise