Atatürk'ün vefatından 15 yıl sonra naaşını muayene eden patolog anlatıyor:
O gün etnografya müzesine girdiğimizde derin bir sessizlik ve ağır sorumluluk vardı. Vinçlerle mermer lahit kandırıldı, ardından betonlar kırılarak çelik tabuta ulaşıldı. Tabutun kapağı açıldığında, önce bir gaz kokusu yayıldı ardından Atatürk'ün yüzünü örten ince bir kefen görüldü. Elimle yavaşça kefeni araladım. O an, odadaki herkes nefesini tutmuştu. Karşımda, 15 yıl önce Dolmabahçe'de uyur gibi bırakılan Atatürk duruyordu. Hiç bozulmamıştı, sanki o sabah tıraş olmuş gibi taze bir yüzü vardı. Saçları,o meşhur sarı kaşları ve hatta cildinin dokusu olduğu gibi korunmuştu. Gözleri hafif aralıktı ve o derin bakışları sanki hala üzerindeydi. Tıbbi açıdan baktığımda tahnit işleminin ne kadar başarılı olduğunu gördüm. Gül ağacından talaşlar içerisinde muhafaza edilmişti. Yüzünde hiçbir deformasyon yoktu, sadece hafif bir pembelik kalmıştı. Yanındaki görevlilere döndüm ve "vücut tamamen korunmuş, hiçbir işlem yapmaya gerek yok" dedim. O an üzerimdeki ağır yük kalkmış, yerine sonsuz bir saygıya bırakmıştı. Naaşı geçici kabrinden çıkarılıp Anıtkabir'e götürülmek üzere hazırlanırken, Türk Milletinin ebedi liderlerinin sanki hiç ölmemişçesine karşında duruyor olması, hayatım boyunca hiç unutamayacağın en sarsıcı andı.