Geçen yüzyılda Bouffon, geçen yüzyılın sonuyla bu yüzyılın başında da Lamarck, dünyadaki değişik bitki ve hayvan türlerinin değişmez bir biçimlerinin olmadığını, içinde bulundukları doğal ortamın etkisiyle süreki değiştiklerini saptamışlardı. Farklı sınıflardan değişik türler arasındaki benzerlik, bunların ortak bir ‘ata’dan geldiklerinin kanıtıydı, bilginlere göre. Örneğin bizim ormanlarda ve bataklıklarda sıkça görülen değişik düğünçiçeği türleri, büyük olasılıkla tek görünüşlü ortak bir ataya dayanan, ancak biçimleri ve renkleri, kendilerini varlıklarını sürdürdükleri ortama uyarlamanın sonucu olarak değişime uğramış ‘sonraki kuşak düğünçiçekleri’dir. Tıpkı bunun gibi, şimdiki kurt, köpek, çakal ve tilki türleri geçmişte yoktu; bunların yerine, yüzyıllar içinde kendilerinden bu hayvan türlerinin gelişeceği bir başka hayvan soyu vardı. At, eşek, zebra, vb. için bu durum toprak altında, eski jeolojik katmanlarda bulunan bir ‘ortak ata’ iskeletiyle kesin olarak kanıtlanmıştır.
Ama 18. yüzyılda bu tür şeyler söylemek sapkınlık (dalâlet) olarak niteleneceği için çok tehlikeliydi. Örneğin bu kadar ileri gitmemiş olan Bouffon, kilise mahkemesinin kovuşturma tehdidiyle yüzyüze geldi ve Doğal Tarih adlı kitabında sözlerini yadsımak zorunda kaldı. Bu dönemde kilise henüz çok güçlüydü ve piskoposların dalâlet (dinden sapma) olarak bitelendirebileceği görüşleri savunan natüralistleri zindanlar, işkenceler ya da tımarhaneler bekliyordu. Sapkınlık mezhebine mensup ‘zındıklar’ın görüşlerini açıklarken çok dikkatli olmalarının nedeni buydu.
Ama bugün, 1848 Devrimi’nden sonra Darwin ve Wallace, aynı sapkın çıkışlarda bulunma cesâretini gösterdiler, hattâ Darwin buna, insanın yavaş bir fizyolojik evrimle geliştiği, maymun benzeri bir hayvanın evrimiyle oluştuğu; insanda ‘ölümsüz