Fakat Rousseau, insan tutkularının doğuştan gelen hakikatini kültürün kalın tabakalarının altından gün yüzüne çıkarmaya çalıştığında, yalnızca naif ve koşulsuz bir özsevgi (buradaki özsevgi, sevmenin tam zıttı olan kendini yeğlemekten, yani bencillik ve kırılgan özsaygıdan fersah fersah uzaktır); bir başka ifadeyle, insanı kendisine alaka duymaya, kendini korumaya ve kendi huzuruyla mutluluğuna özen göstermeye yönlendiren içgüdüsel bir yatkınlık keşfeder. Dolayısıyla doğal insan içgüdüsel olarak kendini sever ama asla kendini yeğlemez. Sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. İnsan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.
Yürümek içimizdeki bu isyankar, kadim yönü uyandırarak son bulur; arzularımız kibarlıktan uzaklaşıp tavizsizleşir, dürtülerimiz ilham bulur. Çünkü yürümek bizi alıp yaşamın düşey eksenine yerleştirir; arzularımız ve dürtülerimiz ayaklarımızın hemen altındaki sele kapılıp gider.
Birini sevmeye kalkışmak önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, cömertlik, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektirdiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan.