Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdandır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamaktan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körelmektir.
Geleneksel olarak baskın olan dinler köklerinden ayrılmış bir toplumun duygularını ve sosyal gereksinimlerini karşılayamıyor da, bunu diğer dinci gruplar yapar ve bu süreçte hem taraftarlarını hem de dinin toplumsal ve siyasal hayattaki önemini büyük oranda artırır.
Devletler çıkarlarını yalnızca güç açısından değil, aynı zamanda bunun dışında pek çok şey açısından tanımlar. Elbette ki devletler sıklıkla güç dengesi kurmaya çalışır ancak yaptıkları tek şey bu olsaydı, batı avrupa ülkeleri 1940ların sonlarında ABD'ye karşı Sovyetler Birliği ile birleşirdi.(...) Değerler, kültür ve kurumlar yaygın olarak devletlerin çıkarlarını tanımlayış biçimlerini etkiler.
Can sıkıntısı hareketsizliğe karşı beyhude bir isyandır; yapacak bir şeyiniz yoktur hatta yapacak bir şeyler bulmaya bile yeltenmezsiniz. Canınız sıkılırken kendinizden ümidi kesersiniz. Her şeyden bıkarsınız hemen, çünkü kendi inisiyatifinizdedir bu. Bu durum sizi çetin bir sınavla yüz yüze getirir ve arzularınızın ne kadar kısır olduğunu anlarsınız. Canınız sıkılırken her an yinelenen bir tatminsizlik, başlangıçlara karşı bir tiksinti duyarsınız.