Kubbelerden, sütunlardan, yazılardan yayılan hava; kandillerin parıltısı, saf tutarak hep bir yöne çevrilen bakışlar, tövbe ve istiğfar, pişmanlıklar, yakarışlar, iç geçirmeler, insanların bu mekanın dışına, hatta dünya hayatının ötesine geçen kavrayışları, bir süre için olsun hep iyilikler, güzellikler, merhamet ve sevgi yağmuru altında yıkanmaları, bütün bunlardan etrafa saçılan titreşimler çocuk kalbinin çarpıntısını sıklaştırıyor.
Sonra birlikte kılınan iki rekat namazın seline kapılıyor. Bir küçük saman çöpü gibi suyun üzerinde oradan oraya savruluyor.
Bu çocuk namaz kılmasını bilmiyor. Ama alnını secdeye koyduğu zaman nedense bana Mehmed Akif’in şu mısralarını hatırlatıyor:
"Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah ’ım
Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım."
Derken incecik kolları ve kalem gibi parmakları, kırılgan bir bükülüşle duaya kalkıyor. Arada bir gözlerini kapatıyor. Hangi emel, hangi hayal, hangi arzu ile Yaradan’a yalvarıyor?
Onun kalbinden koparak semaya doğru yükselen münacat, ind-i İlahi’ye mutlaka en önce varıyor. Onun duası dertlilere derman, hastalara şifa oluyor.
Uçuk pembe bir mağfiret bulutu camiyi dolduran kalabalığın üzerine eğiliyor. Cemaatin her ferdi affın derin sularında yıkanıp evlerine, işlerine dönüyorlar. Çocuk aşkın ve heyecanının ürperttiği parmaklarını ateş gibi yanan yüzünde gezdirerek duasını bitiriyor.
Ah, teslimiyet...