Heykeltıraşlara göre, Yunan heykellerinin ülküsü heybetli olmalarıdır. Heybetliden kasıt insanın içindeki enerjinin hazırda beklemesi, açığa çıkmamış haldeki duruşu diye düşünüyorum.
Eskiden beri yazarların başkarakterin görüntüsünü mutlaka yapabilecekleri en iyi şekilde tasvir etmeye çalıştıkları ve tasvir gücüyle eserin piyasa fiyatının doğru orantılı olduğu söylenir.
Böyle zamanlarda, ne yaparsak tekrar şiirsel bakış açısına dönebiliriz? Sanırım kendi hislerimizi önümüze yığıp onlardan bir adım uzaklaşarak ve yalın bir gerçekliğe bürünüp başkasıymışçasına o hisleri inceleyecek bir ortam yaratarak. Şairlik, kendi cesedini tek başına parçalarına ayırmak ve hastalığın vahametini tüm dünyaya duyurma görevini üstlenmek demektir.
Korkunç şeyleri sadece oldukları gibi görürsek şiir, harika şeylerin de olay örgüsünden bağımsız, sadece özlerine bakarak güzelliklerini bulursak resim olur. Kırık bir kalbin sanatın baş tacı olması da tam olarak böyledir. Çünkü kırık bir kalp, acıyı unutur ve acının tatlı yönlerini, sempatisini, melankolinin biriktiği yerleri ve -bir adım ileriye götürüp ifade edersem- acının taştığı kısımları basitçe ve objektif olarak göz önüne getirir. Bu mümkün olduğunda edebiyat sanatının malzemesi olur. Bu, dünyada olmayan bir kalp acısı yaratmak, kendini can çekişmeye mecbur bırakmak ve mutluluğu şiddetle arzu etmektir. Sıradan insanlar buna enayilik veya delilik der. Fakat kendiliğinden mutsuzluğun hatlarını belirlemek, onu sevmek ve içine girip gündelik yaşantını sürdürmekle, var olmayan manzaraları oymacılık ve resim sanatıyla var etmek, dünyevi hayattan kopmuş başka bir dünyanın hazzına ulaşmak ve o hazla kazanılan sanatsal bakış açısı geliştirmek tamamen eşit şeylerdir.