Kitaba başlarken beklentim çok daha farklıydı. Martin’in hayatındaki o büyük dönüşümü izlerken daha sürükleyici, ilham verici ve başarıya ulaşıldığında okuyucuya da o tatmin duygusunu yaşatacak bir akış bekliyordum.
Roman, beklentimin aksine beni ciddi anlamda yordu. Martin’in açlıkla, bitmek bilmeyen reddedilişlerle mücadelesi ve sayfalar süren felsefi iç monologları okuma sürecini ağırlaştırdı. Fakat kitabı bitirdiğimde fark ettim ki bu yorgunluk, romanın başarısızlığından değil; aksine yazarın o ağır, bunaltıcı ve çaresiz atmosferi okuyucuya birebir hissettirme gücünden kaynaklanıyordu.
Gelelim kitabın içindeki olaylara;Martin her şeye Ruth için katlanmıştı; açlığa, uykusuzluğa, aşağılanmaya... Kafasındaki Ruth imajı onun yaşama tutunma sebebiydi. O imaj yıkılınca, uğruna savaştığı her şey anlamını yitirdi ve geriye sadece katlanılmaz bir yalnızlık kaldı.
Martin Eden kendini geliştirdikçe trajik bir şekilde yersiz yurtsuz kaldı. Eski işçi arkadaşlarından koptu çünkü artık onlarla konuşacak ortak bir dili kalmamıştı. Ait olmak istediği zengin ve elit sınıfın ise ne kadar sahte ve sığ olduğunu görüp onlardan da iğrendi.
Sonuç; muazzam bir yalnızlık oldu. Hem toplumun sahteliği hem de en güvendiği aşkın ticari gerçekliği yüzüne bir tokat gibi çarpınca, Martin kendini o trajik sona götürdü. Çünkü her şeyi uğruna feda ettiği o "ilk yakıt" tükenmişti ve geriye sadece katlanılmaz bir varoluşsal boşluk kalmıştı.
Başarıya, aşka ve toplumsal sınıflara körü körüne inanan herkesin, bu illüzyondan uyanmak adına okuması gereken ağır ama sarsıcı bir deneyim.
Haritasız ve dümensiz kalmış,gideceği limanı olmayan bir gemiydi.Kendini akıntıya bırakıp sürüklemek,en azından hareket etmek,hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu;yaşamak.