İslamî olan ve olmayan arasındaki bilinçli ayırım, birine doğru eğilmek, ötekinden uzaklaşmak, birine sıcaklık ötekine soğukluk duymak, şahsiyetin Îslâmî yapısını geliştirmek ve böylece tükenmeyecek bir İslâmî potansiyeli elde bulundurmak...
Peki, bu potansiyel tek başına anlamlı mıdır? Elbette hayır. Kalbin gücü, bir mecraya akıtılmak üzere toplanmış olan güçtür. Kalbin eriştiği, hakikatin yalnızca bir parçasıdır.
İslâm'ın kavranılması insanın önyargıları aracılığıyla değil, Kur'an-ı Kerim aracılığıyla başarılabilirse beklenen yararın elde edilmesi gecikmez. Kur'an-ı Kerim ise hem bakmayı bilenler hem bilme yeterliğinde olanlar için açık bir kitaptır. "(Bu), ayetleri- bilecek (anlayacak) herhangi bir kavm için-ayrı ayrı açıklanmış, (hükmünce amel edenlere) müjdeler verici, (muhaliflerini başlarına gelecek fena akıbetlerle) korkutucu, Arapça bir Kur'an olmak üzere Râhman ve Rahîm tarafından indirilmiş bir kitaptır." (41/2,3,4) Ana mesele, insanın Kur'an'a bağımlı olarak kavrayışını bir raya oturtmasıdır. Kur'an insan zihninin faaliyetlerini anlamlı kılar; yoksa insan zihni Kur'an'ı anlamlandıramaz. Çünkü zihnî bir mekanizmanın harekete geçirilmesi anlamında kavrayış, tek başına yeterli değildir. Kavrayış amelle (eylemle) birlikte bir bütün teşkil eder. Bu bütünün daha anlamlı olması ancak niyetin saflığı, arılığı, kalbin hâlisliğiyle mümkündür. İslâm'ın, ferdî cehdin Allah'ın kayrasıyla (inayetiyle) tamamlanmış üstün ilkelerine "tecrübeyle" yaklaşılacağı düşünülebilir. Özetle denilebilir ki İslâm'ı kavrama, onu yaşama ve ondan kendi adına, insanlık adına hayır umma hususlarının birbirinden ayrılmayan tecrübeler olduğu anlaşılmadıkça esasa yaklaşılamaz.
İslâm'ın insanların aynı nisbî değerlendirmelerine göre bir "yer"e sahip olamayacağını, belli bir zaman dilimi içinde anlam kazanmasının mümkün olamayacağını, bir kavmin kültürel varlığının mütemmüm cüzü olarak anlaşılamayacağını İslâm'ı anlamanın ön şartı sayıyoruz.
İslâmî mücâhedeyi bir farz olarak yüklenmiş olan Müslüman, İslâm'a tarihî veya coğrafî bir yer biçmenin İslâm'ı bir amaç değil, bir araç durumuna getirmenin bir yolu olduğunu bilir.
Düşünce ancak yerinde ve zamanında, kendi derin kaynaklarından toprağın yüzüne çıktığında yerli yerine oturabilir, sağlıklı bir işleyiş gösterebilir, onunla bağ kuranları sağlığa kavuşturur ve ancak o zaman anlamlı ve önemlidir.