700’lerde Fransa’da başlayan olay şu: Addie “ben özgür olayım, kimseye bağlanmayayım” diye dilek diliyor. Ama klasik şeytan pazarlığı… Adam (Luc, yani karanlık ama yakışıklı olan) öyle bir kıvırıyor ki, Addie’yi herkes unutmaya başlıyor. Tanışıyorsun, iki dakika sonra hafızadan siliniyor. Yani sonsuz ömrün var ama kimseyle WhatsApp grubu bile kuramıyorsun???
Roman boyunca Addie’nin yalnızlığını, ama bir yandan da “unutulmanın verdiği sınırsız özgürlüğü” görüyoruz. Tabii ki her özgürlüğün bedeli var. Kitap “yaşamak mı, hatırlanmak mı daha önemli?” sorusunu kafaya çakıyor.
Ve sonra Henry çıkıyor sahneye… İşte orada hikâye daha yumuşuyor, çünkü Henry Addie’yi unutmayan tek insan. İkilinin ilişkisi hem çok kırılgan hem de umut verici. Ama geçmişin gölgesi (Luc) hiç peşlerini bırakmıyor.
En iyi yanı? Atmosfer! Paris, New York, sanat, müzik… Addie’nin tarihe küçük küçük izler bırakma çabaları çok etkileyici. Eksisi? Kitap biraz uzun ve “unutulma” meselesi bazen fazla tekrar ediyor. (Okurken “tamam, anladık, unutuluyorsun” dediğim oldu. )
Sonunda ise hüzünlü, buruk bir tat bırakıyor. Bitirdiğinde “Addie’nin varlığı gerçekten kayboldu mu, yoksa aslında biz mi onu hâlâ hatırlıyoruz?” diye düşünüyorsun.
Kısaca:
Romantik ama hüzünlü
Gotik ama modern
Yalnızlık, özgürlük ve kimlik üzerine düşündürücü
Bir fincan kahveyle, hafif yağmurlu bir günde okursan “tam film sahnesi” tadı veriyor.