Kitap beklediğimden daha iyiydi. Başlarda yazarın yazım biçimini biraz sorguladım, daha doğrusu ana karakterin diğer kızlara karşı bakış açısını sorguladım. Biraz yargılayıcı ve düşündüğü kadar iyi bir korku filmi sever değil çünkü son ana kadar kimin katil olduğunu çıkaramadı. Ben şahsen ortalara doğru tahmin ettim ama olay örgüsü dikkati başka yere çekerek insanı bir düşündürtüyor. Emin olamadım yani. Sonda bir çifte plot twist yaşanıyor. O beni epey şaşırttı. Ben İngilizce baskısını okudum çünkü Türkçe baskısını bulamadım. Eğlenceliydi, öneririm o yüzden.
Bu kitap gerçekten umutsuz romantikler için yazılmış bir kitap, yani benim için. Romantik komedilerin, bu türün filmleri ve kitapları, gerçekten de beklentileri öyle bir yukarı çıkarıyor ki bu beklentilerin gerçekten ulaşılamaz olduğuna inanmaya başladım. Nasıl yani Wes daha küçükken Liz piyano çaldığı zaman evlerinin bahçesinde durup onu dinliyordu? Bir erkek, ya da işte bir kişi, gerçekten karşındaki kişiye bu kadar bağlı olabilir mi? Sevebilir mi? Diye sordum ben okurken. Sonlara doğru gerektiğinden fazla bir iki gözyaşı dökmüş olabilirim ama kitabın tatlışlığını ve okunması gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. Eğer ‘hopeless romantic’ olan bir bireyseniz kesinlikle okuyun. Eğer kız arkadaşınıza/ erkek arkadaşınıza nasıl sürprizler yapabilirim diye düşünüyorsanız kesinlikle okuyun. Habersiz Liz ve etkileyici Wes’in birbirleri için yaptıkları şeyler size bir iki fikir verebilir.
Bu kitabı keşke daha önce okusaydım dememle bitirmiş olmam beni ne kadar etkilediğini ve beğendiğimi anlamınızı sağlayacağına eminim. Kurgu bir sürü köşelerle dolu ve bu köşeleri döndükçe sürekli “Ne… Nasıl yani… Oha,” olunulacak türden, aşırı iyi. Belki bazı kısımlarda mantık hataları varsa okurken öyle bir şekilde sürükleniyorsunuz ki, yani ben sürüklendim ve fark etmedim. Gerçekten soluksuz bir şekilde okudum. Karakterlerin karmaşık kişilikleri olsun, gelişimleri olsun… insanı bazı yerlerde sorgulattırmıyor değil. O açıdan da beğendim. Normalde spoiler içeren incelemler yaparım ama bunda yapamayacağım ne yazık ki çünkü olay örgüsü çok karışık ve ilk kitap bittiği anda anlatma hevesimi anneme harcadım. Ama öneririm kesinlikle. Kitabın arkasında da dediği gibi tam bir Agatha Christie ve Groundhog Day karışımı leziz bir kitap.
Jane Austen’in diğer okuduğum kitaplarına göre daha olaylı olması haricinde beni düş kırıklığına uğratan bir eseri oldu. Ana karakterimiz olan Fanny’nin bir karakter gelişimi geçirmediğini düşünüyorum. Bazı ufak konularda, Mansfield’deki yaşamında ne kadar şanslı olduğunu kitabın ilerki kısımlarında fark etmesi, dışında pek bir gelişim görmedim. Kendi hakkını savunduğu bir sahneyi görmek isterdim şahsen.
Edmund karakteri ise diğer Austen erkekleri, okuduklarım arasında, biraz benim için sönük kaldı. Tüm kitap boyu Mary için yanıp tutuşurken sona doğru Fanny’yi sevmesi ne kadar Jane Austen tarafından haklı çıkarılmaya çalışılmış olsa da benim içine sinmedi.
Kitap 500 sayfa ve arada ‘Allah’ım bu kitap ne zaman bitecek’ diye söylendiğim oldu, yalan yok. Northanger Manastırı’nda, bu kitaptan önce okuduğum Austen kitabı, beni daha içine almıştı. Ana karakter açısından bu kitaba göre daha iyi bir gelişme yazıldığını düşünüyorum.
İlk önereceğim Jane Austen kitabı değil ne yazık ki. Ama Austen’in tüm kitaplarını okumak istiyorum diyorsanız tabii okuyun.
Agatha Christie’nin diğer kitaplarına göre epey sönük kaldı benim için. Bayan Marple hikayenin çoğunda aktif bir rol oynamıyordu ve herhalde bu nedenden olucak Cinayetler Oteli kısmı bitince Greenshow’un Deliliği adlı bir öykü sıkıştırmışlar arkasına. Olay örgüsü olsun ve öykünün etkileyiciğinin diğer kitaplara göre az olmasından dolayı pek beğenmedim. Belki kafamın bu zamanlar dolu olmasından dolayı kitaba kendimi tam veremediğim için böyle olmuş da olabilir.