Tüm bu insanlar. Her yerdeler. Caddelerde, parklarda, dükkânlarda, gökdelenlerde. İşleri güçleri yok mu? Onlara bakıp neyle uğraştıklarını anlamak mümkün değil.
İşin en heyecanlı yanı, dünyada olmam için beni davet eden olmadığı düşüncesi. Ben sadece buradayım işte. Ötekilerin hepsi de öyle. Hepimiz buradayız işte, öylesine. Bize soran olmadı. Bu bizim suçumuz değil.
Geleceğe ya da geçmişe, düşüncenin özgür olduğu, insanların birbirlerinden farklı oldukları ve yapayalnız yaşamadıkları bir zamana; gerçeğin var olduğu ve yapılanın yok edilemeyeceği bir zamana:
Tekdüzen çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından; selamlar!
Çok açık bir şey ki, bugünü yaşamak için önce geçmişin kefaretini ödememiz, onun hesabını görmemiz gerekir. Bu kefaret de ancak acı çekerek, olağanüstü, sürekli bir emekle ödenir.
Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan,insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi.