Görüyorsunuz ya, onlar da anneydi ama bizim anladığımız anlamda çaresiz, istemsiz bir doğurganlıkla ülkelerini insanla dolup taşırmaya zorlanan, sonra da oturup çocuklarının acı çekmesini, günaha girmesini, birbirleriyle dövüşerek ölmelerini izlemek zorunda kalan anneler değil, Bilinçli İnsan Yaratıcıları olan annelerdi. Onlarda anne sevgisi vahşi bir arzu, salt bir "içgüdü" değil, tamamen kişisel bir duyguydu; bu bir dindi.
Bu duyguya o sınırsız kız kardeşlik hissi, bizim için anlaması çok zor olan büyük hizmet birliği de dahildi. Dahası bu ulusal, ırksal, insani bir duyguydu -ah, nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum!
Biz "anne" dediğimiz insanları o büyüleyici pembe kundaklardaki bebeklerine kafayı takmış ve bütün bebeklerin ortak ihtiyaçları şöyle dursun, başka birinin bebeğine en ufak bir soyut ilgi bile duymayan kimseler olarak görmeye alışmışız. Oysa bu kadınlar en yüce görev için hep beraber çalışıyorlardı: İnsan yaratıyorlardı ve iyi insanlar yaratıyorlardı.
En iyi türde insan nasıl yaratılabilirdi? İlkin yanıtları daha iyi çocuklar doğurma umudundan ibaretken, sonrasında çocuklar doğum sırasında ne kadar farklı olursa olsun esas gelişimin daha sonra, eğitimle ortaya çıktığını anlamışlar.