Şehir insanı eleştirilerinden ziyade benim için daha çok köy insanı eleştirisi niteliği taşıyan bir kitap. Yusuf’u sevmedim ve sevmeyeceğime de eminim :). Bu kitabı okurken Şükrü Erbaş’ın “köylüleri niçin öldürmeliyiz” şiiri geldi hep aklıma.
Bir ara herkes çin kahve + kürk mantolu madonna ile sosyal medyada fotoğraf paylaşması beni o kadar rahatsız etmişti ki, kitabı o zamanlar da okumamıştım, sonrasında uzun bir dönem de okumadım. Okuduğumda ise, açıkçası “keşke daha önce okusaydım” demedim. “Keşke hiç okumasaydım” dedim. Keşke hiç okumasaydım ve dünya üzerinde okumadığım harika bir kitabın varlığı kesin olsaydı.
Her okuduğumda ağladığım tek kitap olabilir. Küçük bir çocuğun dünyasına adım attığında bu kadar ağlamak fazlasıyla çarpıcı bir şey. Sırf bendeki etkisi kaybolmasın diye Zeze’nin sonraki yıllarını anlatan iki kitabı okumuyorum.
Sanırım Tehlikeli Oyunlar’dan sonra en sevdiğim kitap İçimizdeki Şeytan ve Oğuz Atay’dan sonra en sevdiğim yazar Sabahattin Ali. Keşke ikisi de daha çok eser bırakabilseydi bize.
Eleştiriler, çıkarımlar, anlatılmak istenenler yerinde olabilir ancak karakter benim için o kadar rezil, o kadar anlaşılmaz ki, kitabın aslında ne anlatmak istediğini umursamadan nefret etmeme sebep oldu. Böyle karakterlerin neyi neden yaptığı umrumda bile olmuyor ve anlaşılmalarının istenmesi saçmalıktan başka bir şey değil. Kötü ve yanlış her hareketin, eylemin altında onları açıklayacak derin anlamlar olmuyor, olsa da bu onların doğru olduğu anlamına gelmiyor. O yüzden bu kitap Aylak Adam’dan daha itici benim için.