Denizler kadar derindi onun aşkı. Bunu iyice seziyordum, ama başkalarının aşkına hiç benzemiyordu. Çok büyük bir aşktı bu. Hayat aşığı, toprak aşığı, tabiat aşığı idi. Bu aşkını içinde saklıyor ve türkülerde duyup yaşıyordu.
Sırf sevilmemekten korktukları için hiç sevmemiş gibi yapmışlardı. Şimdi biri ölü diğeri kayıpken, sevecek bir kardeş kalmamıştı. İşte bu en acıklısıydı.
Daha bu sabah gördüğü birinin artık hayatta olmayışı insanı sadece üzmüyor, bir o kadar da telaşlandırıyordu. Böyle durumlarda belki de yaşayanları rahatsız eden şey, ölünün yokluğundan çok, ölümün kayıtsız şartsız varlığıydı.
Bir yeri iyi ya da kötü yapan içeride sürdürülen hayattan ziyade, orada sıkışıp sıkışmama hadisesidir bana kalırsa. İnsanın kendini içine hapsedilmiş hissettiği, dışarı çıkmakta güçlük çektiği her yer kötüdür.