Kadınlar Ülkesi kitabı benim için oldukça okuması kolay,tabiri caizse su gibi akıp giden sürükleyici bir kitaptı. Anlatılmak istenen ana düşünce; karakterler, mekanlar ve birtakım olaylar aracılığı ile aktarılmaya çalışılmış. Aslında işlenen ana konu: Erkeklerin var olmadığı bir dünya nasıl olurdu? Sadece kadın kadına yaşanılan bir dünya var olsaydı, erkekler yok olsaydı nasıl bir medeniyet kurulurdu? Esasen bunları düşünmeye itiyor bizi roman, ve bunların gerçekleştiği bir feminist ütopya yaratılıyor. Kitaba göre erkeklerin olmadığı dünya; yemyeşil ağaçlarla bezeli, çiçeklerle böceklerle kaplı, her şeyin tıpkı bir cetvelle çizilmiş kadar düzgün ve düzenli olduğu (“kadın eli değmiş” kavramını duymuşsunuzdur) envai çeşit meyve ve sebzenin yetiştiği, kavganın dövüşün ve neredeyse hiçbir kötü, fesat düşüncenin bulunmadığı bir dünya. Erkekler bulunmadığı için kadınların korunmaya ihtiyacı yok ve her işlerini kendi başlarına gerçekleştirebiliyorlar, din ve cinsiyet kavramları yok, en kutsal şey annelik kabul ediliyor. Kadınlar partanogenezle hiçbir erkeğe ihtiyaç duymadan kendi kendilerine üreyip 5 adet kız çocuğu doğuruyorlar. 3 adet erkek ana karakterimiz bu ülkenin varlığını duyuyorlar ve ülkeyi ziyaret etmek üzere helikopter ile bir keşife çıkıyorlar ve orada başlarına gelen şeyler anlatılıyor. Beni en çok etkileyen ve düşünmeye iten kısmı cinsiyet rolleriydi. Aslında “dişil enerji” ve “eril enerji” dediğimiz kavramların bu kadar gündeme gelmesinin sebebini sorguluyor insan. Biz kadınların bu kadar naif, kibar ve kırılgan olmamızın sebebi erkekler. Biz aslında her şeyi kendi başımıza yapacak ve gerçekleştirebilecek güçteyiz fakat bunu yapmayı “tercih etmiyoruz”. Su şişesinin veya bir kavanozun kapağını kendi kendime açabilirim fakat erkek arkadaşıma veriyorum ve onun