Ece Yavuz

Ece Yavuz
@eceyavuzz
“Sevgisizliğin dayatıldığı coğrafyalarda, aşk şiiri yazmak bile başlı başına bir baş kaldırıdır.”
Gazi Üniversitesi | Kimya Mühendisliği
Ankara
Ankara, 12 Ocak 2004
92 okur puanı
Aralık 2021 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
7/10
·132 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 27 Ocak 2026 16:02
Marcus Aurellius benim en sevdiğim filozof olabilir. Genel olarak Stoacılık ya da Stoacı düşünce yapısı, benim bu yıl kendime aşılamaya çalışacağım en önemli şey olacak. İçsel huzurun anahtarının burada gizli olduğunu düşünüyorum. İnsanlar psikologlara gidiyor, kendilerini tanımak ya da kendilerindeki problemi çözmek için bir profesyonele ihtiyaç duyuyor ama bence sizi kendinizden başka kimse tanıyamaz ve kendinizi iyileştirecek tedavi edecek tek kişi sizsiniz. Böyle felsefi kitaplar okumak benim ruhuma çok iyi geliyor, kendimle tanışıyorum ve özgüvensizliklerimi kapatıyorum, kendimi geliştiriyorum. Herkesin okuması gereken bir kitap. Alıntı alıntı olması partlara bölünmesi okurken beni yordu. Derleme olduğu için bu şekilde yazılmış ama bu akıcılığını ciddi ölçüde etkilemiş. Belirli bir konu olmaması biraz bölük pörçük hissettiriyor. Onun dışında içerik olarak çok beğendim dili de gayet yalın ve anlaşılır, çevirmen Yunus Emre Ceren çok iyi iş çıkarmış. Kitaptan en sevdiğim fakat ileti olarak girmesi uzun olan alıntıları paylaşıyorum. İyi okumalar dilerim :) "Utanmaz birisi seni rencide ettiğinde kendine şunu sor: "Dünyada utanmazların bulunmaması mümkün mü?" Mümkün değil. O halde mümkün olmayan bir şeyi isteme. Çünkü bu adam dünyada bulunması gerekli olan utanmazlardan birisi. Güvenilmez bir düzenbaz ya da yanlış yapan herhangi birisi için de aynı tavrı takın. Böyle insanların var olmamasının mümkün olmadığını hatırlamak, seni onlara karşı daha merhametli kılar."
Felsefe
Kendime DüşüncelerMarcus Aurelius · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202427,8bin okunma
Reklam
9/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2025 21. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 18 Eylül 2025 21:22
Wolfgang Borchert’ın Kapıların Dışında adlı eseri gerçekten çok başarılı ve etkileyici bir yapıt. Metin baştan sona tiyatro formatında yazılmış. Bu da eserin akıcılığını artırıyor ve çok hızlı bir şekilde okunmasını sağlıyor. Ankara Devlet Tiyatrolarında da sergilenen bir oyun ama sanırım tarihini kaçırmışım. Yakalayabilseydim tiyatrosunu da izlemeyi gerçekten çok isterdim. Kitabın merkezinde Beckmann isimli bir Alman askeri var. Beckmann, savaş için üç yıl boyunca Sibirya’ya gönderiliyor. Ancak geri döndüğünde hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamıyor: ne ailesini, ne karısını, ne de kendisine ait bir yeri. Kısacası tüm kapıların dışında bırakılıyor. Aslında kitabın özü de bu: savaşın ardından eve dönen bir askerin, ait olabileceği hiçbir yer bulamayışı. Eser II. Dünya Savaşı sonrasında yazıldığı için, dönemin ruhunu çok güçlü bir şekilde yansıtıyor. Savaşın kahramanlık değil, tam tersine yıkım getirdiğini, insanı yalnızlığa mahkûm ettiğini, askerlerin ve çocukların bombalarla yok olduğunu çok sert ama yalın bir dille ortaya koyuyor. Bu yönüyle, “kahramanlık edebiyatı” değil, tam anlamıyla bir yüzleşme edebiyatı. Benim en çok dikkatimi çeken nokta, kitapta yer alan diyaloglar oldu. Beckmann’ın Tanrı ile, Direktör ile, Öteki ile, vicdanıyla yaptığı konuşmalar hem çok etkileyici hem de düşündürücü. Borchert’in dili ise son derece sade, anlaşılır; ama bu sadelik aynı zamanda güçlü bir eleştiri ve hiciv barındırıyor. Borchert’in kendisi de genç yaşta savaşa katılmış, savaş nedeniyle ağır hastalanmış ve çok kısa bir ömür yaşamış bir askerdi. Bu yüzden Beckmann karakterinin, yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı açıkça hissediliyor. İşte bu da eseri yalnızca kurmaca olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bir dönemin tanıklığına dönüştürüyor. Kesinlikle herkesin okuması gereken
Edebiyat
Kapıların DışındaWolfgang Borchert · Can Yayınları · 20217,9bin okunma
8/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2025 17. kitabı
Beyaz Zambaklar Ülkesi, ortaokuldayken satın aldığım fakat kitaplık rafımda öylece kalan bir eserdi. Biraz tarihi, siyasi bir kitap olduğunu bildiğim için önyargılıydım ve sıkıcı olacağını düşünmüştüm ama hiç öyle değilmiş 1-2 gün içinde bitirdim. Daha önce neden okumamışım diyeceğim türden bir kitaptı ve kesinlikle herkesin ölmeden önce okuması gerektiğini düşünüyorum. Kitap, Finlandiya'nın geri kalmış, Rusya ve İsviçre'nin himayesi altında, fakir ve sefalet içindeki bir ülkeden; nasıl modern ve güçlü, kendi bağımsızlığını ilan edebilmiş bir ülkeye dönüştüğünü adım adım tüm ayrıntılarına değinerek anlatan bir eserdir. Kitapta geçen “beyaz zambak” metaforu, bataklık gibi zor, çetrefilli bir ortamda bile temiz ve asil bir şekilde filizlenebilmeyi simgeliyor. Finlandiya 19. yüzyılda Rusya'nın baskısı altında fakir, cahil, eğitimsiz ve umutsuz bir toplumdu. Fakat zaman içinde eğitim ve kültür seferberliği içerisine girerek kendini geliştirebilmeyi başarmıştır. Ülke, toplumdaki bireyleri bilinçlendirerek en önemlisi de halkın ihtiyaçlarını gidererek onları tıpkı yanan bir mumun alevinin diğer mumları tutuşturması gibi birer birer aydınlatarak ve eğiterek bir toplumsal devrim ve dönüşüm meydana getirmiştir. Bu dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Johan Vilhelm Snellman'dır. O bir düşünür, siyasetçi, filozof ve yazardır. Finlandiya'nın bu şekilde kalkınmasına verdiği öğretilerle toplumu eğiterek çok büyük bir katkı sağlamıştır. Snellman'e göre kalkınma, yalnızca devletin çabasıyla değil; öğretmenlerin, din adamlarının, askerlerin yani toplumdaki herbir bireyin katkısıyla mümkündür. Atatürk bu kitaptan çok etkilenmiş, Türk okullarında okutulmasını istemiş. Ülkemizde bu kitabın bu kadar popüler olmasının ana nedenlerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum. Zaten okurken
Edebiyat
Beyaz Zambaklar ÜlkesiGrigory Petrov · Ayrıntı Yayınları · 2020124,5bin okunma
**Spoiler içeriyor, kitabı okuduktan sonra okuyun!**
9/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2025 11. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2025 00:00
Beyaz Gemi... Cengiz Aytmatov'un diline ne kadar bayıldığımı tekrar hatırlatan bir kitap oldu. Basit,sade,yalın ama bir o kadar da özlü... Kitap Aytmatov'un çoğu kitabında olduğu gibi "2. Dünya Savaşı" sonrasında yazılıyor. Bundan dolayı dönemin baskılarının da etkisiyle böyle sembolik bir anlatım kullanmayı tercih etmiş yazar. Dikkatli ve araştırarak okuduğunuzda yazılandan çok daha fazlasının anlatıldığını görebilirsiniz. Ana karakterimiz "çocuk" onun bir ismi yok o "çocuk". O aslında hepimizi temsil ediyor, hepimizin çocukluğunu. Çocuk çok saf, iyi niyetli ve masum; tıpkı hepimizin eskiden olduğu gibi. Aytmatov çocuk bakış açısını, o naif ve zerre kötülük taşımayan düşünceleri ve hisleri o kadar güzel yazmış ki okurken gözlerimin dolmasına engel olamadım. "Boynuzlu Maral Ana, ne olur, boynuzuna takarak bir beşik getir Bekey Teyzeme. Yalvarırım bir beşik getir.. bir de çocuğu olsun." Böyle yalvararak Boynuzlu Maral Ana'ya koşuyordu. Çayda koştuğu halde suya batmıyordu ama karşı kıyıya da bir türlü ulaşamıyordu. Koşuyor, koşuyor ama hep olduğu yerde kalıyordu sanki. Yine de Boynuzlu Maral Ana'ya yalvarıyor, and veriyordu: "Boynuna bir beşik tak da getir onlara. Bir şey yap ki dedem ağlamasın, Orozkul Eniştem Bekey Teyze'yi dövmesin. Küçük bir çocukları olsun. Yemin ederim ki herkesi seveceğim. Orozkul Enişte'yi bile seveceğim. Tek bir çocukları olsun. Boynuna tak da bir beşik getir onlara." Mümin Dede de aynı şekilde sessiz, sakin, uysal, kendi halinde yaşlı bir adamcağız. Annesiz ve babasız bu küçük çocuğa çok merhamet duyuyor ve onunla çok ilgileniyor. Çocuğun eniştesi Orozkul ise bir o kadar kötü kalpli, gaddar ve acımasız bir insan. Sürekli sarhoş ve çocukları olmadığı için suçlu bulduğu eşini sürekli dövüyor. Bu isimlerin sembolik anlamları için ( Mehmet Y.Mehmet Y. )
Edebiyat
Beyaz GemiCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202387,3bin okunma
7/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2025 4. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 16 Şubat 2025 23:28
Kadınlar Ülkesi kitabı benim için oldukça okuması kolay,tabiri caizse su gibi akıp giden sürükleyici bir kitaptı. Anlatılmak istenen ana düşünce; karakterler, mekanlar ve birtakım olaylar aracılığı ile aktarılmaya çalışılmış. Aslında işlenen ana konu: Erkeklerin var olmadığı bir dünya nasıl olurdu? Sadece kadın kadına yaşanılan bir dünya var olsaydı, erkekler yok olsaydı nasıl bir medeniyet kurulurdu? Esasen bunları düşünmeye itiyor bizi roman, ve bunların gerçekleştiği bir feminist ütopya yaratılıyor. Kitaba göre erkeklerin olmadığı dünya; yemyeşil ağaçlarla bezeli, çiçeklerle böceklerle kaplı, her şeyin tıpkı bir cetvelle çizilmiş kadar düzgün ve düzenli olduğu (“kadın eli değmiş” kavramını duymuşsunuzdur) envai çeşit meyve ve sebzenin yetiştiği, kavganın dövüşün ve neredeyse hiçbir kötü, fesat düşüncenin bulunmadığı bir dünya. Erkekler bulunmadığı için kadınların korunmaya ihtiyacı yok ve her işlerini kendi başlarına gerçekleştirebiliyorlar, din ve cinsiyet kavramları yok, en kutsal şey annelik kabul ediliyor. Kadınlar partanogenezle hiçbir erkeğe ihtiyaç duymadan kendi kendilerine üreyip 5 adet kız çocuğu doğuruyorlar. 3 adet erkek ana karakterimiz bu ülkenin varlığını duyuyorlar ve ülkeyi ziyaret etmek üzere helikopter ile bir keşife çıkıyorlar ve orada başlarına gelen şeyler anlatılıyor. Beni en çok etkileyen ve düşünmeye iten kısmı cinsiyet rolleriydi. Aslında “dişil enerji” ve “eril enerji” dediğimiz kavramların bu kadar gündeme gelmesinin sebebini sorguluyor insan. Biz kadınların bu kadar naif, kibar ve kırılgan olmamızın sebebi erkekler. Biz aslında her şeyi kendi başımıza yapacak ve gerçekleştirebilecek güçteyiz fakat bunu yapmayı “tercih etmiyoruz”. Su şişesinin veya bir kavanozun kapağını kendi kendime açabilirim fakat erkek arkadaşıma veriyorum ve onun
Edebiyat
Kadınlar ÜlkesiCharlotte Perkins Gilman · İş Bankası Kültür Yayınları · 202119,7bin okunma
Reklam