İlginçtir ki okuyanlar, Gülseren Budayıcıoğlu kitaplarını ya çok seviyor, ya da sevmiyor. Ben sevenler tarafındayım. Psikolojiye oldum olası merakım varken, gerçek olayların bir psikiyatristin gözünden anlatıldığı bir kitabı kaçırır mıyım? Fikrimce, insan denilen canlı, fazlasıyla ilginç zaten. Onu, ruhuyla, düşünceleriyle, hücreleriyle böyle canlı, canlı izleyip, görmek çok iyi oluyor.
Bu yazarın ilk kitabıymış.Açıkcası kitabın yarısına kadar bir acemilik hissediliyor. Betimleme pek yok, sadece konuşmalar var. Kliniğe gelen insanların doktora anlattıkları olmasa, kitap sıkıcı denecek bir kıvamda ilerliyor. Sonra, Budayıcıoğlu biraz daha betimleme kullanınca tadında ve yerinde devam ediyor.
Kitapta o kadar çok insan ve hayat hikayesi var ki. Biri bitip, biri başlıyor. Temizlik takıntısı olan ve çöpleri atamayan üç Kız kardeş, piyangodan çok para kazanınca soluğu doktorda alan heyecanlı genç, ayılıp bayılarak kocasının ilgisini üzerinde tutmaya çalışan zengin, güzel kadın, terk edildiği için deliren ve eski sevgilisini öldürmeyi planlayan adam, ona aşık bir adamın, onu takip edip tüm konuşmalarını dinlediğini iddia eden bir genç kız, panik atak hastası bir iş adamı...
Belli ki kitabın ana teması şu: Anne ve babasının doyuramadığını dünya doyuramıyor. Kaderlerimiz ve geleceğimiz, doğduğumuz evlerde şekilleniyor. Yani, psikiyatristlerin hastalarının çocukluğuna inmeleri boşuna değilmiş.
Normal şartlar altında da kitap okumak benim için terapidir. Fakat, bu kitap ekstra terapi oldu. Yani yumuşacık oldum.
*Biraz olsun kendini sevmeyi becerebilirsen, bundan sonra daha huzurlu bir hayatın olur.
*Hepimizin içinde az çok geçmişin gölgesi var.
*Asıl ölüm galiba temelli unutulmak.