İkinci dünya savaşı sinyallerini veriyor, gergin bir atmosferin varlığında ünlü dedektif Christopher Banks'in ününü yakaladığı, ışıltılı, eğlenceyle dolu Londra hayatından sıyrılarak geçmişinin sırlarını barındıran Şangay'a uzanan yolculuğunu anlatıyor. Çocukluğundan zihninde kalmış yarım yamalak anılanın da rehberliğiyle yıllar önce Şangay'da kaybolmuş anne ve babasının ayak izlerini bulmaya çalışırken bir taraftan savaşın, çürümüşlüğün en merkezine ilerliyor. Inanılmaz bir kurgusu var mı? var diyemem büyük çarpıcı olaylar? Hayır yok nasıl oluyor bilmiyorum ama şu bölümü de okuyayım şu bölümü de okuyayım diyerek bir bakmışsınız siz de kahramanınızla beraber umut ederek ilerliyor ve yarım kalmış bir şeylerin tamamlanmasını bekliyorsunuz. Kazuo'nun okuduğum 4. romanı, hepsinden farklı bir lezzet aldım, mutlaka eserlerinden birine bir şans vermelisiniz derim
ÖksüzlüğümüzKazuo Ishiguro · Yapı Kredi Yayınları · 2017550 okunma
Hikmet Benol, eşinden ayrıldıktan sonra, tüm çevresinden uzaklaşıp üç katlı eski bir ahşap eve kendi deyimiyle ‘gecekondu’ya taşınır. Burada üst komşusu emekli Albay Hüsamettin Bey’in de yardımıyla oyunlar yazmaya başlar. Karakterleri kendisi ve tanıdığı insanlar oluşturur. Bu oyunlar içinde o kadar hapsolur ki gerçekle kurguyu birbirine karıştırmaya başlar ve Oğuzcum Atay okuyucuya bunu öyle bir aksettirir ki siz de Hikmet’le beraber gerçek ile kurgu arasında sıkışıp kalırsınız. Emekli albayın da yardımıyla oyunlar yazar dedik ya emekli albayın gerçek ya da kurgu olması dahi önemsizdir, yeri gelir Hikmet kendine sorduğu soruları bile ‘albayım’ diye cevaplar. Hikmet Benol de bir tutunamayandır. Hayata uyum sağlamayı, anlaşılmayı kısaca yaşamayı bir türlü başaramamıştır.
“Neden herkes benden kaçıyor albayım? Yaşamasını bilmiyorum da ondan mı?”
“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.”
“Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.”
Bu eserde karakterimizin kendiyle yüzleşmesini, iç hesaplaşmasına tanık oluyoruz, herkes gibi olmayı ‘mış gibi yapmayı’
Bosna’nın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine yakından tanık olmak isteyenlere tavsiye ederim.
Bosna bağımsızlık mücadelesini Aliya İzzetbegoviç faktörü olmadan anlamamız imkansız. Çok uluslu, çok dinli, çok kültürlü bir entite olan Bosna’nın birlik ve beraberliğini sağlama, bölünmezlik ve toprak bütünlüğünü korumak adına verdiği mücadeleye hayran kalmamak elde değil.
Ben balkanlar turuna katıldım ve keşke bu kitabı daha önce okusaymışım dedim belki o zaman savaşın üzerinden nerdeyse 30 yıl geçmesine rağmen, insanların gözlerinde hala yer alan hüznü daha iyi anlayabilirdim. Bosnalılar o kara günleri unutmuyor ve unutmak da istemiyorlar en iyi örneklerden biri de evlerinden yok etmedikleri mermilerin izi!
Aslında buna savaş demek de ne kadar doğru bilmiyorum. Yugoslavya çözülme sürecine girdiğinde, BM, Yugoslavya’ya silah ambargosu uyguluyorlar. Fakat maalesef bundan sadece Bosna ordusu nasibini alıyor. Çünkü Yugoslavya’daki sırp hegemonyası, ne yapacaklarını da bildiklerden 40 yıl boyunca yugaslov ordusuna silah stokluyor. O sıralar Yugoslav ordusu Avrupa’nın en iyi donatılmış 4.ordusuymuş ve düşünün ki bu ordu; henüz çok yeni bir devlet olan, doğru düzgün ordusu bile olmayan ve silah ambargosuna tabi tutulan Bosna’ya saldırıyor! Avrupa’nın kalbinde bir katliam yaşanıyor, dünyanın bir daha olmasına izin vermeyeceğiz diye yemin ettikleri nazi kamplarına benzer toplama kampları oluşturuluyor. Bosna’dan silah ambargosunun kaldırılması talebine karşı BM, silah istiyorsanız ekmek ve ilaçtan mahrum kalırsınız diye karşılık veriyor. Güya güvenli bölge ilan edilen Srebrenica’da, BM güvenlik güçlerinin gözleri önünde tam bir soykırım yaşanıyor. Sadece 4 günde 7 bin kişi öldürülüyor! Yıllar sonra Avrupalı bir general daha kararlı olsaydık bu trajediyi önleyebilirdik diye
Tarihe TanıklığımAliya İzzetbegoviç · Klasik Yayınları · 2015618 okunma
Bence Gustave Flaubert, cağının trolüymüş :) bazı kelimelerin yaptığı çağrışımları, kalıplaşmış düşünceleri eğlenceli bir sekilde aktarmış bence kendisi de bayağı eğlenmiş :) işin ilginci 1800 lü yıllarda günümüzden çok da farklı düşünülmediği. Örneğin hava için bitmek tükenmez sohbet konusu, havadan her zaman yakınmalı der. Günümüzde de konuşacak hiç bir şey olmasa bile en azından hava hakkında bir fikir belirtebiliriz. Bugün hava bozacak gibi, havalar ısınmaya başladı gibi gibi. Başka bir örnek daha vereyim, bir hastalıktan hic bir şey anlaşılmadığında hep sinirsel denir, hepimize tanıdık gelmiştir:) Descartes dedin mi o zamanda ardından "cogito ergo sum", Diogenes dedin mi de "gölge etme başka ihsan istemem" gelirmiş.
Sözlükten birkac kelime;
CAĞIMIZ. Çağımıza şiddetle karşı çıkmalı. Şiirsel olmamasından yakinmali.
KITAP. Hangisi olursa olsun, hep cok uzundur.
KORKU. insana "kanat" taktırır. :)))
KUŞ. Bir kuş olmayı istemek ve iç cekerek "Kanatlar! Ah kanatlar!" demek şair ruhlu olmanın belirtisidir.
MATEMATİK. Insanın yüreğini kurutur.
Bu eserde, baharın uyanışını, kışın çetın şartlarını, savaşın insanlardan alıp götürdüklerini, aşkın en saf halini, Cengiz Aytmatov'un betimlemeleriyle iliklerinize kadar hissediyorsunuz.