Bu baş belası yerde ne işim vardı? İçeri girerken bunu düşünüyordum. Bu tür yerlerde beni mutsuz eden bir atmosfer olurdu. Her şey çok gösterişli, çok parlak, çok aerodinamiktir; her baktığınız yerde aynalar, krom plakalar, emayeler falan vardır. Her şey dekorasyona harcandığından yiyeceğe bir şey kalmamıştır. Şöyle adam gibi, doğru dürüst bir yiyecek yoktur. Amerikan isimli bir sürü ıvır zıvır, hiçbir zaman tadına varamayacağınız, hatta var olduğuna inanamayacağınız şeyler. Her şey karton ya da teneke kutu içinde gelir, ya buzdolabından çıkmıştır, ya musluktan akmıştır, ya da tüpten sıkılmıştır. Ne bir konfor, ne de bir mahremiyet duygusu. Tünediğiniz yüksek tabureler, kemirdiğiniz koçanlar, her tarafınız aynalarla kuşatılmış. Etrafta radyo sesine karışarak uçuşan, yemeğin önemi olmadığını, konforun önemi olmadığını, aslında gösteriş, parlaklık ve aerodinamiklik dışında hiçbir şeyin önemi olmadığını söyleyen bir tür propaganda. Bu aralar zaten her şey aerodinamiktir, Hitler’in size ayırdığı mermi bile. Büyük bir fincan kahve ve iki frankfurter ısmarladım. Uzun beyaz kepli kız istediklerimi önüme fırlattı; bir süs balığına yem verirken de ancak bu kadar ilgi duyabilirdi.
Biz beş-on-papelciler, Londra’daki yeme içme yerlerinde pek iyi karşılanmayız. Eğer yemeğe ayırabileceğiniz para bir teklik ve üç peniyse, ya Lyons’u düşüneceksiniz, ya Express Dairy’yi, ya da ABC’yi, bir de yiyecek servisi yapılan şu bar salonları var -hani şu bir bardak acı bira ile bir parça soğuk börek verdikleri yerler, ama börek öylesine soğuktur ki, bira yanında halt eder.
Uçsuz bucaksız çatılar denizine baktım. Millerce uzanan caddeleri, kızarmış balık dükkanları, derme çatma şapelleri, resim atölyeleri, arka cephelerdeki küçük matbaaları, fabrikaları, daireleri, deniz salyangozu sergileri, mandıraları, elektrik santralleri ve daha kim bilir neleriyle, muazzamdı!
Öylesine sonsuzdular ki, uçsuz bucaksız bir ovada gittiğinizi sanıyordunuz. Londra’dan ne tarafa giderseniz gidin, evler, yirmi milden fazla, hiç kesintisiz uzanır.
Öyle sanıyorum ki, ben her ne olursa olsun hayatımı kazanabilirdim -ama ancak hayatımı, bir servet değil- hatta bir savaş, devrim, kıtlık ya da salgında bile. Birçok insandan daha çok yaşayacağımı söyleyerek kendime metanet verirdim. Ben o tiplerdenim.