Modern insan için var olmak, yüce bir anlamdan yoksun, hiç bulunmayacakda olsa anlama arayışının sürdüğü bunalımlı bir varoluştur. Kimileri ise bu varoluş şuurununun farkında olamayacaktır hiçbir zaman -ki bunlar nispeten şanslı kişilerdir- (“Yalnızca asla düşünmeyenler, başka bir deyişle yaşamak için gereken şeylerden başka bir şey düşünmeyenler mutlu oluyor” dedi. Evet evet doğru bu.) kimileri de bu şuura ermiş, varoluşun dayanılmaz ağırlığını omuzlarında hissetmekte ve kendisi gibi saçma, dünyaya fırlatılmışlığını anlamlandıracak “aşkın” bir varlığın olamayacağını düşünmektedir.
J.P. Sartre’ın “bulantı” dediği bu durum varoluşun şuuru ile başlamakta ve varlığının sonuna dek orada durmaktadır. Varlığını kendinden aşkın bir varlıkla anlamlandıramayan varlık için tek yol kendini yaratmasıdır. Her insan kendini yaratmak durumunda olduğu için bu sorumluluğun omuzlarımıza yüklenmesi bulantıyı da beraberinde getirecektir. Ancak bu bulantı kendimizi yaratmaktan alıkoymadığı gibi aksine varlığı harekete geçiren ve hareketle birleştiren merkez çekici bir bulantıdır da. Bu durumda kendimizi yaratma yolunda daima bir bulantı içindeyizdir… Bulantı hayatın geçici olmayan tatlarından biridir çünkü beni ben yapar. Seni sen yapan sen değilsindir, fakat yinede seni sen yapan sensindir…
Peki, insanın kendini yaratması mümkün müdür? Elbette. Peki, “belirlenmiş” hayatımız ile saatlerin arasına sıkıştırılarak hızın kölesi haline getirilen yaşamlarımızda mümkün müdür? Elbette, bu da mümkündür. Ne istediğinizi iyi bilmek, belki de istediğiniz şey sizin için hiç de iyi değildir, diye anlamca basit görünüm itibariyle varoluşsal olan bir sözün akla getirerek bu yaratma sürecinde doğru olanı nasıl seçeceğiz? Cevap: deneme-bulantı-yanılma-bulantı-deneyim-yine bulantı. Neyse çok derine