Karamsarlığının temelinde dünyayı değil, kendi kendini küçümsemesi yatmaktaydı; çünkü kurum ve kişiler üzerinde ne kadar acımasız ve kıyıcı konuşursa konuşsun, asla kendini dışarıda tutmuyor, eleştiri oklarını yönelttiği, aşağılayıp yadsıdığı ilk kimse her zaman kendisi oluyordu.
Haller’in acı çekmekte deha sahibi bir kişi olduğunu, Nietzsce’nin bazı özdeyişlerini doğrular nitelikte dâhiyane denecek, sınırsız ve korkunç bir acı çekme yeteneğini kendi içinde geliştirdiğini anlamıştım.
"Görün işte, böyle soytarı kişileriz biz! Görün işte, böyledir insan!" Ve tüm şan ve şöhretler, tüm akıllılıklar, tüm ussal kazanımlar, insanlığın yücelik, büyüklük ve kalıcılığına yönelik tüm atılımlar yıkılıp gidiyor, maskaraca bir oyuna dönüşüyordu!
Bir adamın kıymeti parayla ölçülür mü? Bir adamın değeri dünya malıyla ölçülmez, ölçülmez ama… Gözü kör olsun, biz adam öldürmeyi zanaat edinmişiz ne yazık; onun için yüz bin vereceksin…
Düş mü gerçek mi, düşü gerçeği unutup gitmişti. Hortlak babam mı, dünya güzeli anam mı sarmış, bir düş dünyasına taşıyıp duruyordu. Köylü de onun gibiydi. Onlar da durmadan bir şeyler uyduruyorlardı; uydurduklarını bile bile, az sonra onları gerçeğe çevirip inanıyorlardı.