“Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı. Etrafına baktığı zaman ağaçların, bulutların, derenin kendisinden hızla uzaklaştığını sezer gibi oldu… Aman Yarabbi, ne kadar yalnızdı.” (Ali, Sabahattin: 2009, 81).
Edebiyatla ilgilenenlerin de anımsayacağı üzere, “1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.” (Ali, Sabahattin: 2009, 13) cümlesiyle başlar Sabahattin Ali’nin 1937 yılında yayımlanan Kuyucaklı Yusuf’u. (Kuyucaklı Yusuf, bu tarihe kadar daha çok Değirmen (1935) ve Kağnı (1936) adlı öykü kitaplarıyla öne çıkan Sabahattin Ali (1907-1948)’nin ilk romanıdır. Yazar, eseri önce 1932’de Konya’da yerel bir gazete olan Yeni Anadolu’da tefrika olarak yayımlamaya başlamışsa da ücret anlaşmazlığı nedeniyle tefrika yarım kalır. Roman 1936’nın Mart ayında Projector dergisinde tekrar yayımlanmaya başlanmış ancak kısa bir süre içinde bu kez de dergi kapanmıştır. En sonunda 9 Kasım 1936- 21 Ocak 1937 tarihleri arasında Tan gazetesinde tefrika edilen roman, nihayet tefrikanın bitiminde kitap olarak basılabilmiştir.) Daha ilk satırlarda hayatın sillesini küçücük yaşta nedensizce yemiş olan zavallı bir yetimle tanıştırır yazar bizi. Ailesinin vahşi katliamına tanık olmuş ve bunun yanında belki lafı bile edilemeyecek kadar değersiz görünen ama sonradan karakterin hayatında nelere neden olduğunu anlayacağımız bir başparmak kaybı yaşamıştır. İlk satırlardan bir intikam romanı olduğu hatta sayfalar ilerledikçe bir aşk öyküsü anlattığı düşünülebilir ama derinlemesine incelendiğinde edebiyatımızın birçok yönden öncü