Kızgın kumların ortasında, kavurucu bir sıcağın altında günlerdir yol alan bir seyyahın zihnini ve kalbini meşgul eden tek bir arzu vardır; o da hararetini dindirecek buz gibi nurlu bir su kaynağına kavuşmaktır. O yolcu önüne çıkan küçük bir su birikintisini gördüğünde büyük bir iştiyakla oraya koşar, fakat o sığ birikintinin saniyeler içinde kuruyup toprağa gömüldüğünü gördüğünde kalbi daha büyük bir hasretle ve hüzünle sarsılır. Yaşadığı bu hayal kırıklığı aslında onun ufkunu o küçük çukurlardan kurtarıp, çölün arkasında saklı duran devasa ve sonsuz bir okyanusa yöneltmesi için sunulan gizli bir rehberdir. İşte insanoğlunun bu dünyaya adım attığı andan itibaren ruhunda taşıdığı o dindirilemez aşk yangını da tıpkı o seyyahın bitmek bilmeyen susuzluğu gibidir. Kalbe yerleştirilen o devasa sevme istidadı, yeryüzünün geçici çehrelerine ve solmaya mahkum fani güzelliklerine sığışamayacak kadar büyük bir vüsate sahiptir.
Yeryüzü kumaşı bahar mevsiminde milyarlarca taptaze nebatat ve rengarenk ipeklerle yeniden dokunurken, kâinattaki her bir zerre kendi fıtri lisanıyla o sönmez muhabbetin ismini haykırır. Gökyüzündeki şaşmaz nizamdan holdinglerin sığamayacağı büyüklükteki galaksilerin dönüşüne kadar her şey, o tek bir ebedi merkeze doğru akan nehirler gibi aynı muazzam cazibeye boyun eğmektedir. İnsan nazarı ne zaman fani bir cemalin parıltısına takılıp orada kalmak istese, o parıltının sönmesi ve fani bağların kopması kalbe vurulan şefkatli bir uyanış tokadıdır. Aynaların kırılması, arkalarında saklı duran ve o ışığı oraya gönderen ezeli güneşin, yani baki olan Allah'ın zatına perdesiz bir nazarla bakabilmek içindir. Yolun başında fani bir çehrenin hasretiyle başlayan o deli divane yangın, tefekkür imbiğinden geçip olgunlaştıkça, yerini hiçbir fırtınanın sarsamayacağı