Derûn-i dilde her derde devâsın yâ Resûlallah
Muhammed Mustafâ hayrü'l-verâsın yâ Resûlallah
Muallâ cilvegâhın "kâbe kavseyni ev ednâ"dır
Cemâl-i pür kemâle âşinâsın yâ Resûlallah
Ya settaru ya settar*
ya azizü ya ğaffar* ya celilü ya cebbaru ya mukallibel kulube vel ebsar
Ve ya müdebbiral leyli ven nehar*
Hallısna min azabil kabri ven nar*
İlahi üstür uyubena*
Vağfir zünubena
Ve nevvir kuburana ve tahhir kulubena* Vesrah sudurana* Ve keffir anna seyyiatina* Ve teveffena meal ebrar Vahşürna meal ahyar
Sübhaneke ma arafnake hakka ma'rifetike ya ma'rufu sübhaneke ma abednake hakka İbadetike ya ma'bud*
Sübhaneke ma zekerna hakka zikrike ya mezkur*
Sübhaneke ma şekernake hakka şükrike ya
meşkur*
Fadlen minallahi ve rahmeten şükran minellahi ve ni'meten lillahil hamdü vel minneh*
Elhamdü lillahi alat taati vet tevfiykı ve nestağfirullahe min külli zenbin eznebnahü
amedin ve sehvin ve hatain ve nisyanin ve nuksanin ve taksıyr*
Allahümme lekel hamdü hamden yüvafi
niamike ve yükafi mezideke nahmidüke bi cemi mehamidike ma alimna minha ve ma lem na'lem ve ala külli halin ya mühavvilel hali
havvil halena ila ahsenil hal A'dadtü li küllin hevlin la ilahe illellahü ve li külli nı'metin elhamdü lillah*
Görme ahkar kimseyi cânâ kader meçhuldür.
Hakkın ednâ bir kulu a'lâ olur alem bu ya.
Sen kimseyi kendinden küçük ve hakir görme çünkü kader meçhuldür.
Âlem bu ya! Hakk'ın sıradan, hakir bir kulu yüce bir mevkiye ulaşır.
Şimdi nerede okuduğumu maalesef hatırlayamıyorum. İdrâk ve iz'ân kelimeleri arasındaki nüansa dair şöyle bir şey öğrenmiştim:İdrâk "aklın inanması"dır. İz'ân "kalbin inanması"dır. İmânın zirvesi ikisinin birden kavrayışıyla olur. Misâlle de açmaya çalışayım:
Diyelim ki ummadığınız birisinin kötülüğüne dâir size delil gösterildi. Hayretle dediniz ki: "Nasıl yapar yahu?" İşte, o an yaşadığınız şey, aklınızın inanması fakat kalbinizin inanamamasıdır. Veya tam tersini düşünelim: Kalben kötülüğüne inanmışsınız. Fail-i meçhûl bir kemliği de hattâ ona bağlamışsınız. Sonra şıp diye suçsuzluğunu isbatlamışlar size. Bu defa da şüphenizden hemen vazgeçemiyorsunuz: "Hiç karışmamış ha?" İşte, bu da kalbinizin inandığı şeyde sebatı, ama aklınızın ona muhalefetidir.Bazen aklın kabul ettiğini kalp kabul etmekte zorlanır. Bazen de kalbin kabul ettiğini akıl onaylamakta tereddüt eder. Çünkü aklın ayakları şahitliğine bağlıdır. Çektiği yere gider. Fakat kalbin okuyuşları şahitliklerin ötesine dahi uzanabilir. Mürşidim Bediüzzaman Said NursîEmirdağ Lâhikası 'nın bir yerinde diyor ki:
"Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir..."
Bediüzzaman'ın bu dediğini, yukarısıyla ilişkilendirerek, şöyle de anlıyorum:
__Evet. İmân sadece akılla şekillenmiyor. Onun tam teşekkülünden önce kalbimizle aldığımız mârifetler de var. Yâni çocukluğumuzdan itibaren bizde bir tasavvur inşâ olunuyor. Akıl daha sonra bu tasavvurun üzerine basarak çalışmaya başlıyor. Eğer bu tasavvurda bir mesele olursa