"Neden hiçbir şey beklediğimiz gibi olmuyor? Neden?
Neden çaresizce çürümek zorundayız acı ve arzularla ikiye bölünerek?
Neden hayatımı sürgün geçirdim?
Neden yalnızca o nadir anlarda kendimi evimde hissettim, dilimi konuşma lütfu nasip olunca?
Kayıp kelimeleri henüz telafi edebiliyorken ya da sessizlikte unutulmuş kelimeleri bulup
çıkarabiliyorken.
Neden?
Söyle anne, neden sevmeyi bilmiyoruz?"
Şu gereksiz varoluşlardan hiç olmazsa birini ortadan kaldırmak için, canıma kıymayı düşünür gibi oluyordum. Ama ölümüm bile fazlalık olacaktı. Cesedim de; şu güleç bahçenin dibinde, çınar ağaçlarının arasında, şu çakıl taşlarının üzerinde, kanım da fazlalık olacak; en sonunda, temizlenmiş, kabuğu çıkarılmış, dişler gibi temiz ve ak pak kemiklerim de fazlalık olarak kalacaktı. Her zaman için fazlalıktım ben.
Bulantı yakamı bırakmadı. O kadar çabuk bırakacağını da sanmıyorum. Ama onu, bir dert gibi duymuyorum artık. Bu geçici bir huysuzluk ya da bir hastalık değil; kendi öz varlığım.
“Bütün insanların, evet bütün insanların hayranlığa değer olduklarını biliyorum. Siz de hayranlığa değersiniz, ben de. Tanrı’nın yaratıkları olmamız bakımından tabii,” diyorum.
Anlamadan bakıyor bana, sonra ince bir gülüş beliriyor yüzünde:
“Şaka ettiğinizden eminim. Ama bütün insanların hayranlığımıza hak kazandıkları doğrudur. İnsan olmak güç efendim, çok güç!”