Biz bugün nasıl aktörler, ünlüleri, siyasetçileri, markaları tanıyorsak ilk insan topluluklarının mensuplarının da muhtemelen yüzlerce, belki binlerce bitkinin, boceğin, hayvanın, nehrin, dağın, toprak türünün adlarını, özelliklerini ve kişiliklerini tarif edebilir durumda olduğunu biliyoruz. Bu insanlar, varlıklarının etraflarındaki canlı sistemlerinin sağlıklı işleyişine bağlı olduğunun bilinci içinde, bu sistemlerin nasıl işlediğini büyük bir dikkatle takip ediyorlardı. Insanları da canlılar âleminin geri ka lanıyla aynı bütünün ayrılmaz bir parçası olarak görüyor, dolayısıyla onların da insanlığa has bazı temel nitelikleri haiz olduğunu düşünüyorlardı. Atalarımızın dünyanın dört bir yanındaki kayalara işle diği sanat eserlerini inceleyerek insanlar ve insandışı varlıklar ara- sında bir tür ruh geçişkenliğine inandıkları kanaatine varabiliriz. Antropologlar dünyayı bu şekilde yorumlamaya, yani tüm canlı varlıkların bağlantılı olduğuna ve aynı ruhu veya özü paylaştıkları inancina animizm adını veriyor. Animistler insan ve doğa arasında kökten bir ayrım yapmadığı, hatta çoğu durumda bunlar arasında altta yatan bir yakınlık hatta akrabalık bulunduğuna inandıkları için diğer canlı sistemlerini kötüye kullanmamaya yönelik katı ahlaki kurallara sahipti. Bugünkü animist kültürlerden de biliyoruz ki bu insanlar balık tutuyor, avlanıyor, avcılık ve toplayıcılık yapıyorlar ama bu fiilleri doğadan bir şey çıkarıp almak olarak görmüyor, karşılıklilik ilkesi etrafında değerlendiriyorlar. Insanların kendi aralarında hediyeleşmesinde söz konusu olduğu gibi, insandışı varlıklarla alışverişlere de saygı ve nezaket ritüelleri eşlik ediyor. Biz yakınlarımızı istismar etmemeye nasıl özen gösteriyorsak, animistler de ekosistemlerden o sistemin yeniden yaratabileceğinden daha fazlasını