Zozan

Zozan
@eerleichda
Dünya, gerçeklik aslında var değildir, ya da vardır ama kendi başına ne olduğunun önemi yoktur çünkü gerçeklik insanlar ne şekilde inşa ederse o şekilde oluşan bir şeydir. Hiçbir şey insanlar tarafından gerçekleştirilene kadar, insan dilinde ifade edilene, adlandırılıp anlamlandırılana ve sembolik dünyamıza sokulana kadar gerçekten var sayılmaz. Kendi tecrübemizin dışındaki gerçeklik kelimenin tam anlamıyla ufala ufala önemsizliğe hapsolur. Postmodernistler modernizmi eleştiriyor olabilir, ama daha çıkış noktalarında modernizmin temel terimlerini kabul ediyorlar.Kitlesel yok oluş krizi hakkındaki şok edici istatistiklerin karşısında istifimizi hiç bozmamamız da çok şaşırtıcı değil. Bu bilgileri hayret verici bir soğukkanlılıkla karşılıyoruz. Ağlamıyoruz. Öfkeye kapılmıyoruz. Neden? Çünkü insanlar olarak kendimizi canlılar topluluğunun geri kalanından kesin olarak ayrı görüyoruz. Yok olan türler dışarıda bir yerlerdeler, çevre'mizdeler. Burada değiller, bizim parçamız değiller. Bu şekilde davranmamız beklenmedik bir şey değil. Sonuçta kapitalizmin temel prensibi bellidir: Dünya aslında canlı değildir, akrabamız hiç değildir, içinden bir şeyler alındıktan sonra kenara atılacak bir şeydir, hatta bu tanıma dünyada yaşayan insanların çoğu da dahildir. Kapitalizm, en temel ilkelerinden itiba- ren doğrudan yaşama savaş açarak yola koyulur. Descartes bilimin amacının "bizleri doğanın efendisi ve sahibi kılmak" olduğunu savunuyordu. Bu ahlak, dört yüz yıl sonra da kültürümüze derinden işlemiş bir biçimde varlığını sürdürüyor. Canlı bir sistem olan dünyayı başka bir şey olarak görmekle kalmıyor, onu düşman belliyor, savaşılması ve bilimin, aklın gücüyle boyun eğdirilmesi gereken bir şey olarak görüyoruz. Google yöneticileri 2015 yılında yeni bir yaşam bilimleri şirketi kurunca
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Disiplin ve kendine hâkimiyet ahlakı, kapitalizm kültürünün temel bileşenlerinden biri oldu. Britanya'nın pek çok yerinde kilise ta- rafından "aylak" yoksulları ıslah etmek amacıyla kurulan "islahhaneler" kısmen fabrika gibi, kısmen de kültürel yeniden eğitim kamplanı gibi işleyerek üretkenlik, zaman ve otoriteye itaat fikirlerini aşilamanın yanı sıra insanlardaki son direniş kırıntılarını da silip yok ediyordu. 1800'lerde fabrikalar her bir işçiden azami verimi alabilmek amacıyla zaman çizelgelerini ve üretim bandını kullanmaya başladı. 1900'lerin başlarında Taylorizmle tanıştık, işçinin bedeninin en küçük kıpırdanışı bile mümkün olan en verimli harekete indirgendi. Çalışma tedricen anlamdan, keyiften, yetenekten, ustalıktan ayrıştırıldı.
Sömürgecilik sürecinde uygulanan şiddetin, bu şiddetin failleri tarafından bir "medenileştirme misyonu" olarak görüldüğünü biliyoruz. Bu misyonun temel amaçlarından birinin animist düşünceyi yok etmek olduğunu ise genelde gözden kaçırıyoruz. Amaç sömür- geleştirilenleri ikici çerçevede düşünür hale getirmek, yani sadece toprağı ve bedeni değil, zihni de sömürgeleştirmekti. Kenyalı yazar Ngugi wa Thiong'o bu durumu şöyle ifade ediyor: "Sömürgecilik zenginliğin toplumsal üretiminin denetimini askeri seferlerle ve bunları takip eden siyasi diktatörlüklerle dayatabildi. Ama sömür- geciliğin tahakkum kurduğu en önemli alan sömürgeleştirilenlerin zihinsel evreniydi; insanların kendilerini ve dünyayla ilişkilerini algılama biçimlerinin kültür yoluyla kontrol altına alınmasıydı."
Tarihçi Carolyn Merchant, animist fikirlerin insanların dünyanın ne ölçüde yağmalanabilir bir yer olduğuna dair algılarını belirlediği ni, bu sınırı aşağı çektiğini savunur. "Yeryüzünün canlı bir organizma ve büyütüp besleyen bir anne olarak görülmesi insanların eylemlerini de sınırlayan bir kültürel bariyer işlevi gördü," diyor Merchant. "İn- san annesini vahşice öldürmez, altın bulacağım diye karnını deşmez, sakatlamaz kolay kolay (...) Yeryüzü canlı ve duyarlı bir şey olarak görüldüğü sürece ona karşı yıkıcı eylemlerde bulunmak insanın uyması gereken ahlaki kuralların ihlali kabul edilebiliyordu."" Bu demek değil ki o dönemde insanlar topraktan mahsul elde etmiyor, dağlardan maden çıkarmıyordu. Bunları yapıyorlardı, ama ihtimamla, saygı ritüelleri eşliğinde yapıyorlardı. Madencilerin, demircilerin, çiftçilerin kefaret ritüelleri vardı. Dünyadan birinden hediye alır gibi bir şeyler almaya hakları olduğunu düşünüyorlardı ama haddinden fazla şey almanın veya haddinden fazla şiddete başvurmanın felakete davetiye çıkaracağına inanıyorlardı. Milattan sonra birinci yüzyılda Romalı doğabilimci Plinius, depremlerin, ihtiyaç olmadığı halde zenginlik hırsıyla maden çıkarılmasına karşı yeryü zünün verdiği hiddetli tepki olduğunu yazıyordu: Yeryüzünün her bir damarını açıp altüst ediyoruz ama yine de (...) arada sırada yarılıp açılmasına, titremesine şaşırıyoruz, sanki bunlar mukad- des annemizin hiddetinin bir ifadesinden başka bir şey olabilirmiş gibi! Üstünde yürüdüğümüz her bir nokta zaten yeterince cömert ve bereketli değilmiş gibi (...) dünyanın karnını deşip orada hazineler arıyoruz! Kapitalizmi ileri taşımak isteyenler, yeryüzünü ruhundan arındırip onu insanların sömürebileceği bir "doğal kaynak" rezervine çevirmek için hem insanları topraktan ayıracak hem de hüküm
Biz bugün nasıl aktörler, ünlüleri, siyasetçileri, markaları tanıyorsak ilk insan topluluklarının mensuplarının da muhtemelen yüzlerce, belki binlerce bitkinin, boceğin, hayvanın, nehrin, dağın, toprak türünün adlarını, özelliklerini ve kişiliklerini tarif edebilir durumda olduğunu biliyoruz. Bu insanlar, varlıklarının etraflarındaki canlı sistemlerinin sağlıklı işleyişine bağlı olduğunun bilinci içinde, bu sistemlerin nasıl işlediğini büyük bir dikkatle takip ediyorlardı. Insanları da canlılar âleminin geri ka lanıyla aynı bütünün ayrılmaz bir parçası olarak görüyor, dolayısıyla onların da insanlığa has bazı temel nitelikleri haiz olduğunu düşünüyorlardı. Atalarımızın dünyanın dört bir yanındaki kayalara işle diği sanat eserlerini inceleyerek insanlar ve insandışı varlıklar ara- sında bir tür ruh geçişkenliğine inandıkları kanaatine varabiliriz. Antropologlar dünyayı bu şekilde yorumlamaya, yani tüm canlı varlıkların bağlantılı olduğuna ve aynı ruhu veya özü paylaştıkları inancina animizm adını veriyor. Animistler insan ve doğa arasında kökten bir ayrım yapmadığı, hatta çoğu durumda bunlar arasında altta yatan bir yakınlık hatta akrabalık bulunduğuna inandıkları için diğer canlı sistemlerini kötüye kullanmamaya yönelik katı ahlaki kurallara sahipti. Bugünkü animist kültürlerden de biliyoruz ki bu insanlar balık tutuyor, avlanıyor, avcılık ve toplayıcılık yapıyorlar ama bu fiilleri doğadan bir şey çıkarıp almak olarak görmüyor, karşılıklilik ilkesi etrafında değerlendiriyorlar. Insanların kendi aralarında hediyeleşmesinde söz konusu olduğu gibi, insandışı varlıklarla alışverişlere de saygı ve nezaket ritüelleri eşlik ediyor. Biz yakınlarımızı istismar etmemeye nasıl özen gösteriyorsak, animistler de ekosistemlerden o sistemin yeniden yaratabileceğinden daha fazlasını