Ağzımı açardım ve tuhaf bir şey dökülüverirdi dudaklarımdan; yeni ve bana ait olmayan bir şey. Sanki içimde başka biri varmışçasına.
Üzgünüm, derdim aileme, ne zaman foyam meydana çıksa. Asla kimseyi incitmek istemedim. Bazen bunu söylerken samimiydim de.
Fakat kimi zamansa samimi olmazdım. Beyhude ve karanlık bir öfke vardı içimde ve bu öfkeyi içimden bir türlü söküp atamazdım. Ta ki içimde yalnızca onun için yer kalana dek büyüdükçe büyürdü.
Gözlerimi kırpıştırdım ve annemi pencerede gördüm, bir pencere vardı ve annem pencerede sabah misali maviler içindeydi.
"Bunları aştığımızı sanıyordum," dedi.
Aşmıştık ve kimi zaman hala aşıyorduk ama kalbimde söküp atamadığım bir sancı vardı.
"Hey," dedi ve anında ağzım kuruyuverdi. Yoksa gözümü dikmiş ona mı bakıyordum? "Horladığının farkında mısın?"
Ah. Hayal kırıklığı tadında bir duyguyu yutkunup bastırdım. "Horlamam ben."
"Gayet de horluyorsun. Hafif bir ıslık sesi gibi." Başını yana yatırdı. "Bir kuş. Ya da su ısıtıcısı sesi gibi."
Utançtan kıpkırmızı kesilip gözümü sımsıkı kapattım. "Şahane. Sabah ilk iş zorbalığa uğramaktan hoşlanırım."
"Gazlı içecek makineleri bulunan yemek katında öğlen yemeği yemiştik. İçeceklerin hepsini tek bir bardakta karıştırıp durmuştuk."
"Eğlenceli bir okul gezisiydi," dedim.
"Gezenin en sevdiğim kısmı senin planetaryumda kusmandı."
“If Alex from this time last year could see this,” Alex says, leaning into Henry’s ear.
“He’d say, ‘Oh, I’m in love with Henry? That must be why I’m such a berk to him all the time,’” Henry suggests.