Herkese selam. Şu an kendimi neden bilmiyorum ama yüz tane kitap yorumu yazabilirmiş gibi hissediyorum. Bu his kaybolmadan işe koyulsam iyi olacak galiba.
Her Şey benim çoooooooook uzun zamandır okumayı çoooook istediğim bir kitaptı. Bu kadar istememe rağmen her kitap alışverişimde listeden çıkartıyordum ama yine de çok istediğim bir kitaptı. En sonunda dayanamayıp ne yazık ki pdf okudum. Şimdi de okuduğun bir kitabı almanın mantığı yok ama yine de almak istiyorum ikilemi ile boğuşup almak zorunda kalacağım ama HER NEYSE.
Nerede gördüm hatırlamıyorum ama bu kitabın arkasını okur okumaz dedim ki, "bu kitabın kötü olma imkanı yok". Çünkü yani bilmiyorum ama John Green betimlemesi gibiydi. Gözünüzün önünde olan çok güzel bir şeyi ilk başkasının fark etmesi ve onu size anlatması ve sizin "evet, evet bunu nasıl daha önce fark etmem" deme hissiniz çok güzel. Kitabın arkasında yazan şey ise:
Bazen en sevdiğim kitapları sondan başa tekrar okurum. Son bölümden başlar ve başa kadar tersten okurum. Bu şekilde okuduğunuzda, kitabın bölümleri de umuttan çaresizliğe, kendini tanımaktan şüpheye doğru gider. Aşk hikayelerinde çiftler sevgili olarak başlar, sonunda yabancı olurlar. Yetişkinliğe ulaşma kitapları yolunu kaybetme hikayelerine dönüşür. En sevdiğiniz karakterler yeniden doğar.
İşte bu kısmı okur okumaz vuruldum kitaba. Tabii Düzenbaz'a karşı da böyle hissetmeme rağmen işler hiç umduğum gibi gitmemişti. Bu yüzden Her Şey'de de bunu yaşamaktan korkuyordum ama neyse ki her şey çok güzel gitti.
Kitapta Madeline adında bir kızımız var. 18 yaşına girmek üzere ve tüm hayatı boyunca, bir kez bile dışarı çıkmamış. Çünkü kendisinde AKİY denen bir hastalık var ve bu hastalık, her şeyden tetiklenip sizi öldürebileceği ve sizin de dışarıda olan her şeyle savaşmanıza imkan olmadığı
Her ŞeyNicola Yoon · Pena Yayınları · 2016880 okunma
İçimdeki o umudu hatırlamak zorundaydım. Bir mucize olduğumu zannederek kendimi nasıl kandırdığımı. Bir parçası olmayı o kadar istediğim dünyanın beni istemediğini.
O an, sevginin korkunç, çok korkunç bir şey olduğuna karar verdim. Birini annemin beni sevdiği kadar şiddetle sevmek kalbini deri, kemik, koruyacak hiçbir şey olmadan vücudunun dışına taşımak gibi olmalıydı.
Sevgi korkunç bir şeydi ve kaybı daha da kötüydü.
Sevgi korkunçtu ve onunla ilgili hiçbir şey istemiyordum.
"Yalnız uyuduğunda niye sol tarafta uyuyorsun?" diye sordum. Yatağın ortalarına doğru ilerleyip uzandım. Olly haklıydı. Yatak nefes kesici şekilde rahatsızdı.
"Belki de bir beklentidir," dedi.
"Neyin beklentisi?"
Cevap vermedi. Ben de yere eğilip ona baktım. Sırtüstü uzanmış, bir koluyla da gözlerini kapatmış halde yerde yatıyordu.
"Yanımda yatacak birinin," dedi.
Kızararak başımı geri çektim. "Sen iflah olmaz bir tomantiksin," dedim.
Olly, arkamda bir yerlerden, "Dikkat et," diye bağırdı.
Bu durum içinde, söylediğinin ne anlama geldiğini anlayamadım. Dikkat et çünkü boğulabilirsin mi? Dikkat et yoksa hasta olabilirsin mi? Dikkat et çünkü bir kez dünyanın bir parçası oldun mu o da senin bir parçan olur mu?
Artık bunun inkar edilecek bir tarafı yoktu. Dünyanın içindeydim. Ve dünya da benim içimdeydi.