Kuşaklar boyunca yeryüzündeki kadınlar beklemekten ve katlanmaktan başka bir şey yapmamışlardır: sevilmeyi, evlenmek için seçilmeyi, anne yapmayı, aldatılmayı beklemişlerdir. 
Hikâye, kadının kendisinden yaşça oldukça büyük olan kocası Alberto’yu alnının ortasından vurduğunu söylemesiyle başlıyor. Alberto, aşk evliliği yapmadığı bu kadınla bir hayat kurmaya çalışsa da, aralarındaki bağ hiçbir zaman gerçek bir sevgiye dönüşmüyor. Bir çocukları olmasına rağmen karısını sevmiyor, hatta onu aldatıyor. Daha da sarsıcı olan ise, aldatıldığının farkında olan kadına büyük bir narsistlikle artık birlikte olmayacaklarını açıklaması; üstelik dürüst davranmadığı için üzgün olduğunu söyleyerek.
Kadın cephesinde ise durum pek net değil. Onun da Alberto’yu gerçekten sevip sevmediğinden emin olmadığı açık. Zaten evlilik kararının ne kadar aceleci ve temelsiz olduğu da burada ortaya çıkıyor. Bu noktayı anlamakta zorlandım. Yine de aldatılma gerçeğinin hiçbir şekilde bir bahanesi olamayacağını düşünüyorum. Tüm hikâye boyunca Alberto’ya ciddi bir öfke duydum.
Yazar, kadının yaşadığı bu süreçte sessizliğin nasıl bir kurşunla çığlığa dönüştüğünü etkileyici bir biçimde anlatıyor. Kitap oldukça akıcı; sade, okuru yormayan bir dili var. Ancak beni derinden sarsan ya da çok etkileyen bir okuma olmadı. Yine de Natalia Ginzburg’a bir şans daha verilebileceğini düşünüyorum.