İnsan kaderin karşısındaki çaresizliğini gizlemek uğruna tesadüf diye bir kelime uydurdu. Asıl gizlemek istediği iradesinin zayıflığından doğan acıydı. Beklenmedik her karşılaşma insanı bir diğer büyük karşılaşmaya hazırlamak içindir belki de. Rastlantı gibi görünen bu çarpışmalar, kaderin büyük zincirinin halkalarıdır ve mühim olan insanı bekleyen o son yüzleşmeye hazır olmaktır.
Agatha Christie’nin On Kişiydiler romanı, yazarla tanışma kitabım oldu ve açıkçası biraz geç kalmışım gibi hissettim. Eskiden bu kadar gerilim romanı seven biri değildim; fakat son zamanlarda beni yormayan, akıcı ama aynı zamanda merakta bırakan kitaplara yöneldiğimi fark ediyorum. Bu yüzden elim sık sık bu türe gidiyor. Yazarın ününü çokça duymuştum ve okuduktan sonra bu ünü fazlasıyla hak ettiğini düşündüm. Kurgusu, dili ve temposu beni daha ilk sayfalardan yakaladı. Her bölümde artan gerilim ve zekice yerleştirilmiş ipuçlarıyla okuru diri tutmayı çok iyi biliyor. Diğer kitaplarını da okumaya devam edeceğim; çünkü Christie’nin kalemi, okurla arasına hemen bağ kuruyor.
Kısa Özet:
Birbirini tanımayan on kişi, gizemli bir davet üzerine ıssız bir adaya çağrılır. Ev sahibini hiç görmeden lüks bir malikaneye yerleşen bu kişiler, kısa süre sonra geçmişte işledikleri ve cezasız kalmış suçların tek tek ortaya döküldüğünü fark eder. Ardından adada esrarengiz ölümler başlar ve her ölüm, odadaki bir çocuk şiirindeki dizelerle birebir örtüşmektedir. Adadan kaçışın mümkün olmadığı bu ortamda herkes hem şüpheli hem de potansiyel kurbandır. Gerilim giderek tırmanırken soru tek bir noktada düğümlenir: Katil aralarından hangisi?
Bu adam kendini bulabilmek için, baktığı her yeri aynalarla dolduracak kadar nasıl kaybolmuş olabilirdi ki? Aynalardan medet umacak bir yalnızlık nasıl tarif edilirdi?