Dublörün Dilemması ile sevdiğim, Korkma Ben Varım’la kurgu yaratıcılığına hayran kaldığım ve böylelikle en sevdiğim yazarlar arasına giren Murat Menteş, Ruhi Mücerretle de aynı edebi keyif ve yaratıcılık hızını sürdürmüştü. Sonra araya uzunca bir boşluk girdi ve Fink ile tekrar Menteş’in edebi dünyasına giriş yapmış oldum.
Her romanında bahsi büyüten Menteş, bu sefer model ve mimar Göksenin Yıldırım’ın hayat hikayesini az biraz kurgusallık ve seci (düzyazıda kafiye) ile okurlarına sunmuş. Bir nevi kurgusallığı bir köşeye koymuş ve biyografiye giriş yapmış.
Menteş’in edebi tarzı nev-i şahsına münhasırlığının yanında romanda geçen bir cümleyle söylersek:”Yarım ciddiyet ha, amma postmodernistsiniz. Evet, Menteş sınırtanımaz bir yazar. Kategoriler amaç değil araçtır zaten bu mizahının da bir kısmını oluşturur. Tanımdan, statikleşmekten kaçan bir üslubu tanımlamak da zor ki zaten Menteş yerinde durmuyor her romanıyla.
Özellikle her bölümün başındaki dünya edebiyatının her ucundan önümüze getirdiği alıntıları okumak ayrı bir keyiftir. Yazarın edebiyata, kültüre merakı da sınır tanımıyor tabii ki. Bilinç akışı misali okuması hızlı ve keyiflidir, baştaki kaos sonlara doğru düzene gelir.
Aslında yazarın edebi bakış açısı ile günümüz dünyasının insan ruhunda bıraktığı tesirlerin çeşitlliliği veya allak bullaklığı paraleldir. Evet bolca varoluşçuluğun absürdizm anlayışı yer etse de içinde bulunduğumuz bu her neyse olan hayat da bir nevi postmodern gözükür. Bir etki değil tepkidir karman çorbanlığa Menteş’in romanları. Her bitirdiğimde hoş bir edebi keyif ve gülümseme oluşturur. Murakami sevenlere bir de Murat Menteş oku ondan sonra konuşalım diyesim gelir.
Her şeye rağmen aklıma da post-modernist bakış açısına dair bir soru gelir. İçinde bulunduğumuz bu hayat gerçekten de