Osamu Dazai'nin İnsanlığımı Yitirirken kitabını okumadan önce, onun hakkında iki tür insanla karşılaşıyorsun: çok sevenler ve nefret edenler.Benim de okuma sürecinde en çok merak ettiğim şey, acaba ben bu iki gruptan hangisine dahil olacağım sorusuydu. Ancak kitabı bitirdiğimde kendimi iki uçtan birinde değil, daha ortada bir yerde buldum. Nefret edilecek kadar sarsıcı bir şeyle karşılaşmadım ama ayılıp bayılacak bir anlatı da yoktu.Yine de, kitabı sevmeye biraz daha yakın olduğumu söyleyebilirim.
Dazai, birçok insanın hayatında en az bir kez yaşadığı yabancılaşma, aidiyetsizlik ve "Benim neyim var?" sorgusunu cesur bir şekilde ele alıyor. Toplumdan kopmuş bir bireyin, kendini bir yerlere ait hissetmeye çalışırken düştüğü çıkmazları ve bu süreçte her şeyi daha da berbat edişini etkileyici bir şekilde gözler önüne seriyor. Yozo'nun, hayatı boyunca taktığı maskeler, çevresine mutluymuş gibi görünme çabası ve bu sırada iç dünyasında kopan fırtınalar, aslında pek çok insanın gizlice deneyimlediği şeyler. İşte bu yüzden Yozo'yu anlamak, onun boşluğunu hissetmek mumkun. Ama aynı zamanda Dazai'nin karakteri o kadar karamsar ve korkak ki, ona sempati duymanız mümkün değil. O nedenle karakteri aklamak için yaptıklarını haklı çıkarıcı bir şekilde yazmış eleştirilerine katılmıyorum. Böyle bir karakteri haklı bulmaz sempati kurmasınız sadace anlarsınız.
Yozo, hikaye boyunca tam olarak ne istediğini bilmeyen biri. Bu durumu Dazai çok derinlemesine açıklamamış; bu aidiyetsizlik aile sevgisi eksikliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa bir kişilik bozukluğunun sonucu mu, bilmiyoruz. Annesiz büyüdüğü için kadınlarda bir tür şefkat ve kurtuluş aradığını sonucuna vardım... Onları bir geçici liman sığınak görüyor.
Kadın karakterlerin yüzeysel işlendiği sıkça eleştiriliyor ama bu, beni