"İnsanlar tabiatı bozarak hayatı hafifleştirdikleri için kendi felaketlerini elleriyle hazırlamışlardır. Mesela "hak, adalet" gibi tabirler uy-durmuş, yaşayışın doğal gel işimizin ahengi bozmaya kalkmışlardır. Sözde soyut hak varmış. Asırlardan beri onu ararlar! Asırlar içinde Nasrettin Hoca'dan başka 'hak'kı anlayan gelmemiştir."
"O nasıl anlamış?"
"Hikâyesini bilmiyor musunuz?"
"Hayır."
"Bir gün Nasrettin Hoca, yolda birkaç çocuğun kavga ettiklerini görmüş."
"Ey?"
"Niçin dövüşüyorsunuz?' diye sormuş, çocuklar da, 'Şuradan ceviz topladık. Pay edemiyoruz' demişler. Hoca, 'Ben size pay edeyim mi?' diye sormuş. 'Et' de-mişler. Fakat hoca çocuklara tekrar, 'Hakça mı, pay edeyim?' diye sormuş. Çocuklar düşünmüşler, hakça pay edilmesini istemişler. Nasrettin Hoca rasgele kimine bir, kimine üç, kimine beş ceviz vermiş. Geri kalanını da kendi heybesine doldurmuş."
"Sonra?"
"Sonra çocuklar, Bu nasıl pay, hoca?' diye şaşırmışlar. Hoca, 'Hakça pay buna derler. Rasgele! Kimine az, kimine çok, kimine hiç..."
"Ey sonra?"
"İşte bu kadar. Yani eşitlik hülyasının insanlara mahsus vehim olduğunu hoca daha o vakit çakmış. Evet, tabi-ata bakarsak adaletin gayrı mantıkî bir fantezi olduğu-nu apaçık görürüz. İnsanların bir kısmı fakir, bir kısmı zengin; zenginlerin içinde hiç çalışan olmadığını, buda-laların, aptalların çoğunluk teşkil ettiklerini düşünürsek, çalışmanın, zekânın ne kadar hayali bir kıymeti olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Evet, saadet, felaket bir işin muayyen mukabili değil, öyle gelişi güzel üzerimize dü-şen bir talihtir. 'Bana Ne Kanunu"