Sanki Ortadoğu'da savaşlar yoktu,sanki insanlar evlerinden koparılıp bilinmedik yerlere götürülmüyordu.Sanki işsizlik,açlık olgusu gözümüzün önünde değildi.Düşünmek istemiyorduk.Erteliyorduk.
Sabahları yataklardan kolay kalkılamıyor, akşamları sofralarda uzun süre oturulamıyordu. Bir gazete haberi, bir fotoğraf yaşamayı haksız kılıyordu.
Sevişmenin sonunda, büyük can boşluğuna düşmeden kalakalıyordu sevgililer.
Anaların çocuklarını okşayan ellerinde korku okunuyordu.
Kimse, bir gün sonrayı kestiremiyordu.
Öldürülenler, pusuya düşürülenler, kaçırılanlar, kan davası güdenler, soyanlarla soyulanlar ve bekçilerle veznedarlar, basılı kâğıtlara geçtikten hemen sonra gerçekliklerini yitiriyorlardı. Yaşanılan acılar, büyük bir hızla simgesel acılara, okunulan, düşünülen, yazılan acılara dönüşüyordu. Toplu bir sanrı gibiydi, olamazdı, bir sürçmeydi sanki.
Bu büyük hayat bezginliğinin her gün içinden geçerdi annem. Kimi zaman uzun sürer, kimi zaman da geceyle birlikte silinip giderdi. Böylesine katıksız bir umutsuzluktan mustarip bir anneye sahip olmak gibi bir şansa erdim ben, umutsuzluğu öylesine katıksızdı ki, yaşama mutluluğu bile, bazı bazı ne denli güçlü olursa olsun, tümüyle koparamazdı onu bundan.