Olalla’ya büyük beklentiyle başladım ama maalesef o beklentiyi pek karşılamadı. Gotik öğeler, gizemli bir aile, uzak bir kasaba… Aslında atmosfer açısından iyi bir başlangıç yapıyor ama hikaye ilerledikçe o gizem bir türlü tam olarak oturmuyor gibi hissettirdi bana.
Karakterlerin ruhsal dünyasına yeterince inilememiş, olaylar da biraz yüzeyde kalmış gibiydi. Okurken “tam şimdi açılıyor” dediğim yerlerde bile tempo hemen düşüyor. Stevenson kalemi güçlü bir yazar ama bu öyküde o gücü tam hissedemedim. Belki fikir güzel ama işlenişinde ve derinliğinde bir eksiklik var diyebilirim.
Kısa bir kitap olduğu için zaman kaybı sayılmaz ama “mutlaka okuyun” diyebileceğim bir kitap da değil açıkçası. Stevenson sevenler ya da gotik edebiyata özel ilgisi olanlar okuyabilir ama genel okur için çok cazip olduğunu düşünmüyorum.
Dorian Gray’in Portresi, hem konusu hem de alt metinleriyle etkileyici bir gotik roman. Gray, güzelliğine takılıp kalan, hedonist bir yaşama yönelen ve zamanla vicdanını susturmayı öğrenen bir karakter. Onun yavaş yavaş içten çürümesini okumak çok etkileyiciydi benim için. Gray, psikolojik olarak çok katmanlı bir karakter olarak dizayn edilmiş.
Oscar Wilde romanında; toplumun ikiyüzlülüğünü, hedonizmin tehlikelerini, dönemin ahlak anlayışını ve güzellik takıntısını eleştiriyor. Özellikle Lord Henry karakteri üzerinden verdiği mesajlar düşündürücüydü. Wilde, sanatın ahlaki bir amacı olması gerektiğini düşünen Viktorya dönemi toplumunu da eleştiriyor. “Sanat, sanat içindir” görüşünü savunuyor.
Hem psikolojik derinliği olan bir karakter analizi hem de topluma bir eleştiri… şiddetle tavsiye ederim.