Hayat Yollarında ise daha çok yazarın çocukluk ve gençlik yıllarındaki anılarından oluşuyor. Bir nevi biyografik bir kitap diyebiliriz. Ama olaylar sizi içine alacak güzel bir kurguda anlatılıyor. Biyografi sıkıcılığı yok. (Ben biraz sıkıcı bulurum bu türü, O yüzden öyle diyorum. Alınma, gücenme olmasın eheh.) Hikayede Panait Istrati'nin ilk kez annesinin yanından ayrılarak gerçek hayatın acımasızlıklarıyla yüzleşmesi anlatılıyor. Çocukluk ve gençlik döneminde, iş hayatında karşılaştığı zorluklar, haksızlıklar, bunlar karşısında bocalayışı, ayakta kalma çabaları yer alıyor kitapta. Bu zamanlarda tek destekçisi kitapları ve elindeki Romence dil bilgisi sözlüğü oluyor. Hayatımızın her döneminde karşılaştığımız zorluklarda bize güç verecek, cesaretimizi ve yaşama sevincimizi yitirmemizi engelleyecek bir şeye ya da bir kimseye ihtiyacımız olur ya, burada da sözlük o görevi görüyor işte.
Hikaye, daha sonraları yazarın yaşadığı topraklardan kaçıp uzaklaşarak en büyük hayali olan Fransa'ya ulaşma çabaları ile devam ediyor.
Merhabaalar... Öncelikle bu incelememde Hainin Mührü final kitabıyla birlikte seri üzerine de genel bir inceleme yapacağım, spoilerlı bir kısım olacak oraya KOCAMAN bir uyarı koyacağım, rahatça okuyabilirsiniz<3
Hadi başlayalım... belki biraz uzun yazarım bilemiyorum çünkü şu an gerçekten değişik duygular içerisindeyim. İlk olarak, bu seri hayatıma yeni beş pencere kazandırdı. Beş farklı dünya, beş farklı bakış açısı ve beş farklı duygular.
Seriyle ilgili sanırım en sevdiğim şey worldbuildingle birlikte karakterler oldu. Hepsi yaşadıkları dünya da o kadar gerçekçi karakterlerdi ki tüylerim ürperdi. Onlar hakkında da konuşacağım fakat öncelikle kitabın gerçekçiliğinden bahsedeceğim.
Kitabımız evet bir distopya, doğal olarak farklı bir dünya var ama bir nokta da o kadar bizim dünyamızla benziyordu ki bu gerçeklerle duvara tosladım. Sert gerçekçi. Evet bu seri tam olarak buydu. O kadar fazla yer alıntıladım ki kitabı çizerken ellerim yoruldu. Ama her cümlede insanların aslında ne kadar iğrenç yaratıklar olduğunu hatırladım.
Övgü kesinlikle farkındalıklı biri ve iyi bir gözlemci. Dünya'ya karşı duyarsız olmadığı her yazdığı kelimeden anlaşılıyor. HM3 ile birlikte hikaye artık biraz daha savaş ve isyanın bastırdığı bir noktaya erişiyor. Bu savaş ve isyan... çok gerçekçi yansıtılmıştı. Korkunç derece de gerçek.
Beni çok etkileyen bir alıntı sıkıştırayım şuraya: (sahne, halka yapılan bir zulüm hakkında)
"Burada çocuklar var!" dedi Aspen her yürekte vicdan varmış gibi."Çocuklar hep vardı. Peki bu zalimleri ne zaman durdurdu?" diye sordu kadın.
Bu kitap beni dünyamızın acımasız gerçekçiliğini bir kez daha hatırlattı ve şunu yapmam gerektiğini vurguladı, elimizden geldiğince iyi bir insan olmalıyız.
Kitaba geri dönersek, bu gerçekçiliğin en çok hissedildiği bir
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bu yazının daha kapsamlı orijinal versiyonunu blogumda okuyabilirsiniz: dusuncedokuma.substack.com/p/umberto-arte-...
327 - Kendim için, kendime rağmen sanatı öğrenmeye devam ediyorum.
Bu üçüncü kitapta 5 ressam üzerinden çeşitli akımları ve ekolleri öğreniyoruz.
Jean-François Millet aracılığıyla Barbizon ekolü ile başlıyoruz. Millet Van Gogh’un en sevdiği, örnek aldığı ressammış. Benim için yeni bilgiydi. Köylünün dostu köylü Millet yahut köylü Millet’nin efendisidir, eheh.
Ardından Jules Breton ve kızı Virginie Demont-Breton’a geçiyoruz ve yazarımız bu bölümü Fransız Realizmi olarak adlandırıyor. Benim içinse “babadan kıza aile boyu resim sanatı”.
Üçüncü bölümde Cezanne’ın hakkını Cezanne’a veriyoruz. Bu beyefendiye “modern resmin babası” dediklerini ve Emile Zola ile ilkokul arkadaşı olduklarını bilmiyordum. Koskoca Picasso bile adamdan ilham almış.
Sonra geldik Goya’ya. Hah. İşte gerçek bir “derinden etkileme ustası”. Benim içinse “karanlık deha” gibi bir şey. Beni en çok etkileyen “Oğlunu Yiyen Satürn” olmasında bu resmin adamın evinin mutfağının duvarında bizzat sıvaya resmedilmiş olması gibi ufak bir detayın da payı var. Goya, evin dört bir yanını Kara Resimler diye adlandırdığı 14 resimle bezemiş. Değişik adam ya.
Son bölümde Monet’yi öğreniyoruz. Monet’nin garibanlığını görüyoruz ve empresyonizme giriş yapıyoruz. O andaki izlenimlerini ve hislerini detaylara takılmadan derhal resmetmenin adı işte empresyonizm.
Kitabın bütününe baktığımda entelektüel birikimime bir briket daha ekleyebildiğimi düşünerek keyiflendim.
“Bildiğim en neşeli şeyler sessizlik ve sakinlik.” ~Jean-François Millet
Seeeelamlar
Bugün konuk edeceğimiz kitap Zehirde Demlenen Büyü . Bu inceleme ikiye ayrılacak: ilk kısmı spoilersız bir şekilde kitabı almadan önce fikir sahibi olmak isteyenler için olacak, ikinci kısımda ise bolca spoieler var, dileyen okusun.
O zaman ilk kısım ile, spoilersız şekilde konuya giriyorum.
Çinli yazar Judy I. Lin tarafından yazılan hikayemiz fantastik, karakterler doğrudan söylenmese de Çinli. Doğrudan söylenmiyor çünkü olaylar Çin'de değil kurgulanmış bir evrende gerçekleşiyor, bu pek bir şey değiştirmiyor zaten. Konusu ise şu şekilde: Ülkenin her yerinde çay tuğlalarının içine zehir karıştırılmış, bu çayı içen herkes yavaş yavaş ölüyor. Öte yandan İmparatorluk sallantıda. İmparatorun zehirlenmiş ve ölüm döşeğinde olduğu söyleniyor. Bu yüzden saraya İmparator'u iyileştirmek için yeni bir shennong-shi aranıyor. Shennong-shi, shennong büyüsünü yapabilene deniyor. Shennong büyüsünu çay demleyerek yapılan bir büyü diye tanımlanabilir. Bunun için ülkenin dört bir yanından shennong-tu'lar (shennong-shi'nin çırağı) bir yarışmaya çağırılıyor. Yarışmanın sonunda kazanan kişi sarayın yeni shennong-shi'si olacak. Ve bu şekilde ana karakterimiz Ning'e geçebiliriz.
Ning, annesini zehirden kaybetmiş ve kız kardeşini de kaybetmekte olan on dokuz yaşında bir kız. Bu yarışmaya İmparatorluk'tan ziyade panzehri bulduğunda gelip kız kardeşini kurtarmak için katılıyor. İlk aşama sırasında pazarda bir oğlanla tanışıyor, oğlan ona başkent Jia'yı gezdiriyor ve çay içmek için bir çayevine oturduklarında Ning ilk kez büyüsü ile Dönüşüm'ü gerçekleştiriyor. Dönüşüm burada açıklanması zor bir şey, bu yüzden uğraşmayacağım. Hikaye ilerliyor, Ning zor da olsa aşamaları geçiyor. Bu sırada hikayenin alanı genişliyor. Sarayın entrikaları ortaya çıkıyor, Ning pazarda tanıştığı oğlanın göründüğü
bir ev. içinde çokça hayvan. bazen karmaşa, bazen harmoni. ilk sayfaları okuduğum an 'evet, bu ev bizim kalbimiz' dedim. hayvanlar ise duygularımız. bu bir inceleme yazısı olacak, bu nedenle kitabı henüz okumadıysanız ve spoiler istemiyorsanız lütfen okumayın :)
gelelim rıza'ya. rıza ördüğü ağların diğer hayvanlar tarafından görülmemesinden muzdarip bir örümcek. öyle ki onlara çok öfkelenir, zehirli bir örümcek olsaydı neler yaşatacağını düşünür.
bir de ev sahibimiz var. bir insan. leyla teyze. rızaya müdahele etmez, onu hoşça karşılar. (tabi ki kötü hayallerini icraate geçirmedikçe eheh)
rıza, öfkesi yavaş yavaş dinerken fark eder ki: ağları görünmezdir! diğer hayvanlar bilerek değil, görmedikleri için yırtıyordur. o da ayaklarını boyalara batırarak renk renk ağ örer. böylece herkes ağlarını görür!
bilmeyenler için kabaca hikayeyi özetledikten sonra geleyim benim kalbime yansıyanlara..
dile getirdiğim gibi, bu ev bizim kalbimizdir ki bazen düzen bazen kaos olması çok doğaldır. hatta inancımda leyla teyze ev sahibi değil kiracıdır, gönül ise allah'ın evidir. ama o kadar cömert bir ev sahibidir ki o, ev adeta bizimdir!
leyla teyze, bizim insan olan yanımız, merhametimiz, asıl biz, insani ruhumuz yahut prefrontal korteksimiz. belirli vakitlerde gelen hayvanları (ki yorumuma göre bunlar belirli yaşlarda gelen duygulara tekabül edebilir) hoşça karşılamıştır. bazen yorulmaktadır ama aklına hayvanları kovmak gibi onlardan kurtulacak fikirler gelmemektedir. ki zaten olumsuz duyguları istesek de 'kovamayız' fakat daha önemlisi kovmamız gerekmiyordur! insana düşen - yani teyzemize düşen - merhamettir. neşeye olduğu gibi öfkeye de merhamet. bu rıza'ya başkalarını incitmek için izin vermek anlamına gelmiyordur tabi ki..
öfkemiz, kendi kendine yatışınca bir farkındalık anı
Güzel kitaptı klasik okumaktan sıkılmışsanız okursunuz.Okulda kafam dolu oldugunda açıp okuyordum gayet akıcı ve ters köşeli,heyecanlı.ben beğendim Enzo favori karakterim eheh