Bazı kitaplar okunduktan sonra bir kenara kaldırılır; bazıları ise insanın içinde derin izler açar, sessiz bir sızı gibi kalır. En Hüzünlü Eylül, benim için o ikinci türdendi.
Bu roman, sadece bir aşkın, bir kadının ya da birkaç hayatın kaybını anlatmıyor. Aynı zamanda bir halkın, bir kültürün, bir şehrin ve en çok da insanlık onurunun nasıl hoyratça yok edildiğini, üzeri örtülmek istenen büyük bir utanç tablosu eşliğinde gözler önüne seriyor.
Suzan karakteri bu anlatının merkezinde, zarafetiyle, yalnızlığıyla ve kırılganlığıyla bir dönemin ve bir hayat tarzının sembolüne dönüşüyor. Onun hikâyesinde sadece kişisel bir dram değil; kaybolmaya yüz tutmuş koca bir kültürün acı dolu vedasını da hissediyoruz.
Suzan, bir kadından çok daha fazlası: O, İstanbul’un çok kültürlü ruhunun, yan yana yaşamış farklı inançların, farklı renklerin, farklı seslerin en güzel yansımalarından biri.
Ne var ki bu renkli mozaik, siyasetin ve kendi menfaatinden başka hiçbir değeri olmayan siyasetçilerin ellerinde bir gecede tarumar edilmiş. Kendilerinden olmayanı tehdit gören bir zihniyetin eseri olarak, o güzelim çeşitlilik, korkunun ve şiddetin karanlığına teslim edilmiş.
Oysa Türkiye, farklı köklerden gelen insanların bir arada, kardeşçe yaşadığı ender topraklardan biriymiş. Bu topraklarda Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Türkler, Kürtler ve daha niceleri aynı gökyüzünü, aynı sokakları, aynı şarkıları paylaşmış.
Ve En Hüzünlü Eylül, işte tam da bu kaybedilmiş güzelliğin ağıdını yakıyor…
Yazar, sadece bir dönemi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda hepimize, sahip olduğumuz bu değerlerin ne kadar kıymetli olduğunu ve nasıl kolayca yitirilebildiğini hatırlatıyor.
Kitabı bitirdiğimde içimde yalnızca bir hüzün değil; derin bir utanç, tarifsiz bir mahcubiyet ve geçmişle yüzleşmenin acı